Vizyon

Putin’in ABD karşıtı bloku Kahire Şam Ankara ekseninde oluşuyor!

Սերժ Սարգսյանը հայտարարեց Վիգեն Սարգսյանի ժամկետը

Putinin Azərbaycana qarşı təzyiqləri..

Kore Basını : Kore Savaşındaki Gerçek Hikaye’nin Sahibi Cesur Türk Askeri’nin Son Yolculuğu

Trump Amerikan dış politikasını değiştirebilecek mi?

Gündem 22 Ocak 2017
312

Donald Trump son derece hırçın ve kutuplaştırıcı bir konuşmayla göreve başladı. Belki de yakın tarihin en ilginç ve en tartışılmalı Amerikan Başkanı.

Hillary Clinton ülke genelinde kendisinden 3 milyon daha fazla oy almasına rağmen, eyaletleri baz alan ve artık eskimiş olduğu kabul edilen seçim sistemi sayesinde başkanlığı kazandı. Trump seçimleri ekonomik sorunlara ve doğru eyaletlere odaklanarak kazandığını ileri sürse de bu sonuçta kuşkusuz etnosentrizmi ön plana çıkaran, göçmenleri ve Müslümanları hedef alan kışkırtıcı söyleminin büyük rolü oldu. Trump seçim sonrasında dahi bu söylemini devam ettiriyor. Trump’ı yılın adamı ilan eden Time dergisinin ifadesiyle o artık “Amerika Bölünmüş Devletleri”nin başkanı.

Trump’ın kutuplaştırıcı söyleminin önemli bir kısmı, dış politikayı ilgilendiren konularla ilgili. Amerikan halkı arasındaki göçmen karşıtlığını provoke eden bir söylem benimsiyor. Küreselleşmeye, sermaye hareketlerine ve göçmenlere karşı çıkan, ticari korumacılığı savunan görüşleri var.

Seçim kampanyasında Meksika ile ABD arasında duvar örmeyi ve bu duvarın parasını Meksika’ya ödetmeyi vadetti. Müslümanların ABD’ye girişini yasaklayacağını söyledi. Orta Doğu kaynaklı terörizmin nedeni olarak “Hristiyanları” hedef alan “radikal İslam”ı işaret etti. Gönderdiği sosyal medya mesajlarında sık sık Çin’i hedef aldı, fırsat bulduğunda kendi ülkesinin başkanına karşı İsrail’i savundu, Rusya ve Putin’i pek çok kez övdü.

Trump, ABD’nin yeni dünya düzeninde karşı karşıya olduğu en önemli ekonomik ve siyasi tehdidin Çin’den geldiğini düşünüyor. Ona göre, küreselleşme süreci sermaye transferi nedeniyle Amerikan ekonomisinin altını oyarken, Çin’in parasına para katıyor. Çin elde ettiği bu avantajı ekonomik ve askeri gücünü artırmak için kullanıyor.
Bütün bu söylemler nerede ne söyleyeceği belli olmayan, ağzı bozuk ve dağınık bir şehir kovboyu imajı çizse de, Trump alışılmadık ancak tutarlı bir dış politika vizyonu savunuyor. Trump’ın bu vizyonu üzerinde en etkili isim olduğu düşünülen eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissenger, Trump’ın Amerikan dış politikasını yeni uluslararası düzenin şartlarına uyumlu hale getirmesi gerektiğini düşünüyor. Kissenger’a göre, Trump Amerika’nın Çin ve Rusya ile ilişkilerini yeniden şekillendirmeli ve Avrupa’yla transatlantik ittifakını yeniden tanımlamalı.

Amerikan dış politikasında yeni vizyon arayışı

Tarihsel süreç içinde Amerikan dış politikasında uluslararası sistem değişiklikleri bir vizyon arayışını beraberinde getiriyor. İlahi Yazgı (Manifest Destiny) ve Monroe Doktrini 1. Dünya Savaşı’na kadar süren dönemde Amerikan dış politikasına yön verdi. Wilson, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra daha müdahaleci bir vizyonla savaş sonrası dünya düzenini tasarladı ancak Kongre bunu uygulamasına izin vermedi.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Soğuk Savaş boyunca yeni tehdit Sovyetler Birliği’ne karşı başkanlar kendi doktrinlerini uyguladılar. Soğuk Savaş sonrasında Sovyetler Birliği’nin dağılıp, Amerika’nın tek süper güç olarak kalmasıyla, iki kutuplu uluslararası sistemin yerine tek kutuplu yeni dünya düzeninin ortaya çıkması yeniden vizyon arayışını doğurdu. George H.W. Bush yeni dünya düzeni kavramıyla bu ihtiyaca cevap veriyor, Körfez Savaşı’yla Orta Doğu’da sınır değişikliği kabul etmeyeceğini, ancak Saddam Hüseyin’i iktidarda tutarak da demokrasiye geçit vermeyeceğini ilan ediyordu.

Akademik dünyada Fukuyama’nın Tarihin Sonu makalesinde detaylandırdığı liberal küreselcilik, Huntington’ın Medeniyetler Çatışması tezinde çerçevesini sunduğu kültürel çatışmacılık ve Walt ve Mearsheimer gibi realist akademisyenler Realpolitik yorumlarıyla bu yeni dünya düzeninin içini doldurmaya çalıştılar. Bu yaklaşımlar sırasıyla Clinton, Bush ve Obama dönemlerinde izlenen Amerikan dış politika tercihlerini etkiledi.

Şimdi ise Amerika’nın görece ekonomik gücünün azaldığı, Rusya’nın yeniden gücünü toparladığı, Hindistan ve Çin gibi Asya ülkelerinin süper güç statüsüne yükseldiği, Orta Doğu’da İran’ın gücünü artırdığı bir dönemdeyiz. Orta Doğu merkezli sorunların tetiklediği siyasi şiddet ve terörizm artık küresel boyut kazanmış durumda ve özellikle Avrupa’da karşı tepki olarak aşırı sağcılığı tetikliyor. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çekilme kararı alması, liberal küreselci vizyonun zayıfladığının en dramatik göstergesiydi. Amerikan halkı arasındaki küreselleşme karşıtı havayı iyi kullanan Trump’ın seçilmesi çok daha dramatik oldu. Trump Amerikan küreselleşme sürecinin işinden ettiği Amerikalılara seslendi ve onlara Amerika’yı yeniden güçlü hale getirme sözü verdi.

Çin: Yeni tehdit

Obama dış politikanın yönünü Doğu’ya çeviren ve Çin’in etrafındaki ülkelerle ittifak ilişkilerini sıkılaştırmıştı. Trump’ın sunduğu dış politika vizyonunun merkezinde de Çin bulunuyor. ABD’nin yeni dünya düzeninde karşı karşıya olduğu en önemli ekonomik ve siyasi tehdidin Çin’den geldiğini düşünüyor. Ona göre, küreselleşme süreci sermaye transferi nedeniyle Amerikan ekonomisinin altını oyarken, Çin’in gücüne güç katıyor. Çin elde ettiği bu avantajı askeri gücünü artırmak ve bölgesel hegemonyasını tesis etmek için kullanıyor.

Özellikle küreselleşmenin Amerika’daki şirketler için sermaye transferini kolaylaştırarak yatırımlarını Çin’e kaydırmaları işlerinden olan Amerikan orta sınıf mensupları arasında önemli bir karşılığa sahip. Trump bu şirketlerin yatırımlarını Amerika’ya geri getirmemeleri halinde vergi yüküyle cezalandırılacağını söylüyor. Trump bu konuda haksız da sayılmaz. Eskiden sanayi şehirleri olan Amerikan şehirleri kapanan fabrikalardan dolayı hayalet kasabalar haline gelmiş durumda. Trump konuşmasında “yabancı ülkelerin bizim ürünlerimizi üretmesi, bizim şirketlerimizi çalması ve bizim işlerimizi elimizden almasına karşı kendimizi savunmak zorundayız” ifadesini kullandı.

Ekonominin yanı sıra Trump Çin’in güvenlik konusunda da nasırına basmakta ısrarlı. Seçimlerden sonra Tayvan Başkanı’nın telefon görüşmesini kabul ederek Amerika’nın resmi Çin politikasının dışına çıktı. Trump bu konuda kendisine karşı çıkanlara, “biz Tayvan’la askeri müttefikken, ben seçilmiş başkan olarak neden Tayvan başkanıyla görüşemeyecekmişim” diye soruyor. Çin ise Trump’ın bu söyleminin ve davranışının tehlikeli olduğunu ve devam etmesi halinde kesinlikle karşılık verileceğini söylüyor.

Eğer Trump modası geçmiş bir kurum olarak gördüğü NATO’yu anlamsızlaştırıp, Avrupa’yı Rusya karşısında savunmasız bırakırsa, Avrupa’nın güvenlik politikalarında kendi başının çaresine bakması kaçınılmaz olur. Avrupa’da bunu en son isteyecek ülke Almanya’dır. Zira NATO ve AB olmaksızın Almanya diğer Avrupa ülkelerince tehdit olarak algılanabilir. Muhtemel bir Amerikan-Rus yakınlaşması, Amerika’nın Avrupa ile ilişkilerini ve Avrupa’nın kendi geleceğini derinden etkileyecek.
Trump döneminde ABD-Çin ilişkileri dünyanın en önemli ikili ilişkisi olmaya devam edecek, ancak ilişkilere sert rekabet değil, gerginlik hakim olacak. Bu noktada kendisine itiraz edecek Amerikan şirketlerine karşı devlet yaptırımlarını kullanacak. Ancak dünya ticaret hacminin azalması anlamına gelecek ticari korumacılığın bir dünya ekonomik krizini tetikleyip tetiklemeyeceği sorusu önemli.

Trump ve ekibine göre, terörizmin nedeni “radikal İslam”

Trump vizyonunda Çin’den hemen sonraki düşman, “radikal İslam.” Kendisine İslam’ı doğrudan hedef almaması gerektiği söylenince Trump “sorunun adını doğru koymazsanız onunla baş edemezsiniz” diyor. Göreve başlama konuşmasında da “radikal İslami terörizmi” yeryüzünden silmeyi vadetti. Trump bu sorunla baş etmek için okunmasını tavsiye ettiği kitabın yazarını kendisine Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atadı. Michael Flynn bu kitabında doğrudan İslam’ı hedefleyen düşüncelerini ifade ediyor; İslam’ı bir “siyasi ideoloji” ve “kanser” olarak tarif ediyor.

Trump’ın ve göreve getirdiği ekibin doğrudan İslam dinine atıfta bulunan bu söylemi şimdiye kadar Bush dahil hiçbir Amerikan başkanı tarafından kullanılmamıştı. Bundan önceki başkanlar terörizmle İslam’ı ayıran bir söylemle, terörizme karşı savaşın İslam’a karşı değil teröristlere karşı olduğunu ifade etmişlerdi.

Yine bu bağlamda Trump’ın İsrail’e dair görüşlerinin ve icraatlarının da önceki Amerikan başkanlarınınbenimsenen resmi görüşten farklı olduğu dikkat çekiyor. ABD müzareke edilerek yeniden düzenlense de esasen 1967 sınırlarını temel alan bir Filistin devletinin kurulmasını sorunun kalıcı çözümü olarak görüyor. George W. Bush Filistin devleti düşüncesini ilk defa dile getiren ve en kuvvetli desteği veren başkandı. Trump’ın aşırı İsrail yanlısı görüşleriyle bilinen David Friedman’ı İsrail büyükelçisi olarak ataması, bu politikadan vazgeçileceğinin en önemli işareti. Friedman Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanırken, iki devlet formülüne de sert bir şekilde karşı.

Obama’nın yönetiminin son icraatlarından biri olarak İsrail’in illegal yerleşim merkezlerini kınamaya yönelik BM kararını veto etmeyerek kabul edilmesine imkan vermesi Trump tarafından sert bir dille eleştirilmişti. Trump sosyal medya üzerinden “İsrail güçlü kal, 20 Ocak yaklaşıyor” mesajı yayınladı. Trump’ın damadı muhafazakar bir Musevi olan Jared Kushner’in Friedman’ın atanmasında önemli rolü olduğu düşünülüyor. İsrail Lobisi’ne dahil örgütlerin de seçim kampanyası sırasında Trump’a yakın durdukları biliniyor. Bunun en önemli nedeni Trump’ın Obama yönetimi sırasında İran’la imzalanan nükleer anlaşmayı iptal edeceğine dair sözleriydi.

Rusya: Yeni müttefik

Amerikan istihbarat kurumlarının raporlarına göre, Putin’e yakın gayr-ı resmi istihbarat unsurlarının Demokrat Parti merkezindeki bilgisayar sistemine sızıp, hassas içereğe sahip emailleri Wikileaks üzerinden servis ederek, seçim sürecine müdahale ettiği kesin. Aynı istihbarat kurumları bunun başkanlık seçiminin sonucunu etkileyip etkilemediğini sorumluluk alanına girmediği için değerlendirmiyor. Yine de dünyanın en büyük gücünün seçim sürecine müdahale edilmiş olması, kuşkusuz bir prestij ve imaj sorunu. Bu müdahaleye dair haberler nedeniyle Amerikan halkı arasında Rusya’ya karşı tehdit algısında artış olduğu da tespit ediliyor.

Ancak Trump bu görüşe ve istihbarat raporlarına aldırış etmiyor. Trump şimdiye kadar Rusya ve Putin hakkında herhangi bir eleştiri ya da olumsuz görüş dile getirmiş değil. Yine bu tavrıyla uyumlu olarak, Putin’den devlet ödülü alacak kadar ona yakın bir ismi, petrol sektöründen Rex Tillerson’ı Dışişleri Bakanı olarak atadı. Cumhuriyetçiler başta olmak üzere Amerikan siyaset çevreleri ve güvenlik bürokrasisi Trump’ın ve ekibinin Rusya ile bu kadar yakın ilişki kurmasına tepkili ve kaygılı.

Trump’ın dış politika vizyonunu uygulamaya geçirebilmesinin önünde çok büyük engeller var. Bunların başında Soğuk Savaş kodlarıyla düşünmeye alışmış Amerikan güvenlik sistemi geliyor.
Amerika Rusya’ya dair görüşünü değiştirse de Amerika’nın Avrupa’daki müttefikleri Rusya’ya dair tarihi kökenleri derin tehdit algılarına sahip. Avrupa muhtemel bir Amerikan-Rus yakınlaşmasının kendilerini bu tehdit karşısında yalnız bırakacağına dir güçlü kaygılar taşıyor. Nitekim Trump da göreve başlama konuşmasında bu kaygıları kışkırtan sözler sarf etti:

“Kendi ordumuzun acınası hale gelmesine izin verirken, paramızı başka ülkelerin ordularını desteklemek için kullandık. Kendi sınırlarımızı savunmayı reddederken, başka ülkelerin sınırlarını savunduk. Ve trilyonlarca doları ülkenin dışında harcarken Amerika’nın kendi altyapısının tamir edilemez ölçüde çürümesini seyrettik. Kendi ülkemizin refahı, gücü ve kendine güveni gözlerimizin önünde yok olurken, biz başka ülkeleri zengin ettik.”

Eğer Trump modası geçmiş bir kurum olarak gördüğü NATO’yu anlamsızlaştırıp, Avrupa’yı Rusya karşısında savunmasız bırakırsa, Avrupa’nın güvenlik politikalarında kendi başının çaresine bakması kaçınılmaz olur. Avrupa’da bunu en son isteyecek ülke Almanya’dır. Zira NATO ve AB olmaksızın Almanya diğer Avrupa ülkelerince tehdit olarak algılanabilir. Bu nedenle muhtemel bir Amerikan-Rus yakınlaşması, Amerika’nın Avrupa ile ilişkilerini ve Avrupa’nın kendi geleceğini derinden etkileyecek.

Özetle Trump ne zaman ne yapacağı ya da ne söyleyeceği belli olmayan biri olduğuna dair bir imaj çizse de dış politikaya dair görüşlerinin sistematik bir bütünlük oluşturduğunu ileri sürmek mümkün. Bu vizyon küreselleşmenin Amerika’ya güç kaybettirdiği, Çin’i güçlendirdiği, İslami radikalizmi artırdığına inanıyor. Bu yeni tehditlerle baş edebilmek için Amerika Rusya’yı karşısına almayı bırakıp, onunla iş birliği yapmak zorundadır. Diğer taraftan İsrail’in güvenliği öncelenecek, İran’la yapılan nükleer anlaşma iptal edilecek, İran’ın bölgesel yayılmacılığı durdurulacaktır.

Ancak Trump’ın bu vizyonu uygulamaya geçirebilmesinin önünde çok büyük engeller var. Bunların başında Soğuk Savaş kodlarıyla düşünmeye alışmış Amerikan güvenlik sistemi geliyor. Medya, akademi, ve sanat dünyası ile sahip olduğu çok kötü ilişkiler nedeniyle Trump elit destek bulamıyor. Aldığı desteğin neredeyse bütünüyle beyaz Amerikalılardan gelmesi, ülkedeki bölünmüşlüğü tehlikeli bir etnik kutuplaşmaya götürüyor. Bunlara bir de Trump’ın sınırlarını iyi tayin edemeyen söylemleri ve ileri yaşı eklenince, başkanlık için sahip olduğu dört yılın onun hedeflerine ulaşmak için yeterli olmadığı açık.

Doç. Dr. Hasan Kösebalaban
http://aljazeera.com.tr/gorus/trump-amerikan-dis-politikasini-degistirebilecek-mi

Yorumlar