Dünya Türklüğü İran’ı emperyalizme teslim etmeyecek çünkü İran Türklerindir!

Putin Trump görüşmesi hakkında

Irak büyük ve tehlikeli olaylara gebe mi

TRAMPLA PUTİNİN GÖRÜŞÜNDƏN HANSI NƏTİCƏ ÇIXDI?

TERÖRLE MÜCADELE KAPSAMINDA “ZEYTİN DALI HAREKÂTI” ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Gündem, Türkiye 21 Ocak 2018
148

Zeynep Deniz ALTINSOY

Suriye Savaşı’nın başladığı yıldan itibaren, ülkeye olan sınırı nedeniyle ve bölgesel bir aktör olarak Türkiye çatışma alanının dışında bir dış politika izleyememiştir. Uygulamaya koyduğu dış politika stratejileri dönem dönem eleştiriye maruz kalmış; ancak stratejik olarak yapılan hatalar, süreç içinde politika yapım aşamalarının temellerini tecrübeler neticesinde pekiştirmiştir. Dolayısıyla bu perspektiften bakıldığında realist teorinin temel diskurlarının aksine devletler de tıpkı insanlar gibi deneyimleri ile idendifike (identifacation) olup her durumda değişen davranışlara rağmen temel bir karakteristik politika anlayışına sahip olurlar. Bu bağlamda Türkiye’nin bölgesinde dönem dönem yaşanan çatışmalar karşısında edindiği tecrübeler ve bu tecrübelerin yön verdiği siyasal kararları neticesinde ortaya koyduğu 20.01.2018 tarihli Afrin Operasyonu, eleştiriden ziyade güncelliği açısından daha önemli bir vaka olarak değerlendirilmelidir.
Suriye İç Savaşı’nın etkilerinin en çok görüldüğü ülkelerden biri olan Türkiye, bu bağlamda devlet refleksi olarak güvenlikçi söylemler bazında çatışmayı ele almak durumunda kalmıştır. Günümüzde uluslar arası ilişkilerin en çok tartışılan ve temel söylemleri yeni teorik bakış açılarıyla restore edilmeye çalışılan realist perspektif kapsamında Türkiye’nin bölgeye yönelik operasyonu yerindelik göstermektedir. Farklı ve daha net bir söylem geliştirmek gerekirse, Türkiye meşru varlığını korumaya yönelik aldığı her tedbirde egemenlik hakları bağlamında realist bir politika ile hareket etmek zorundadır. Uluslar arası hukukun varlığı ise uluslar arası ilişkiler teorileri açısından konu, değerlendirmenin önünde hukuki meşruiyetin sorgulanmasını gerekli kılar. Netice itibariyle tüm kuramsal yaklaşımlar, operasyonu varsayımsal perspektiften açıklama çabasında olmak zorundadır. Bu durum kuramsal yaklaşımlar açısından da farklı değerlendirilme potansiyelini ortaya çıkaracaktır. Teorik perspektifin zengin içeriği ve geniş zemini inkâr edilmemekle beraber, operasyonun fiili ve uluslar arası hukuk açısından sonuç doğuracağı göz önünde bulundurularak konunun hukuki zeminin tartışılmasının daha somut ve genel bir kabulün oluşması açısından belirleyici bir etki yaratacağı düşünülmektedir. Dolayısıyla operasyonu hukuki açıdan ele aldığımızda BM anlaşmasının 51. maddesinde bahsi geçen meşru müdafaa hakkı, devletin egemenlik haklarından doğan uygulamaları ve beraberinde terörle mücadele bağlamında Türkiye, Afrin merkez olmak üzere başlatmış olduğu harekâtın bahsi geçen haklardan kaynaklı meşru zemine oturmuş görünmektedir. Öyle ki; Türkiye 70’li yıllardan itibaren ayrılıkçı yapı olarak bilinen, terör eylemleriyle ülkenin bütünlüğünü bozmaya yönelik yapılanan PKK ile mücadelesini bugüne kadar sürdürmek zorunda kalmıştır. Bugün ise sınırındaki çatışmanın doğal özelliğinden kaynaklı aktör çeşitlenmesinin doğurduğu diğer terör örgütleri ile mücadelesini daha geniş bir alanda sürdürmektedir. Başka bir deyişle PKK değişen savaş anlayışı kapsamında zemin bulduğu her alanda farklı yapılanmalarla varlığını korumaya gayret ederken çatışma alanından beslenen ve literatürde “savaş lortları” olarak anılan yapıların da ilk derece maşası haline gelmiş durumdadır. Ayrıca bu yapıların yine yeni savaş stratejileri bağlamında şekillenen ve gerek uluslar arası ilişkiler disiplininin gerekse savaş hukukunun literatüründe yerini alan ve hukuken uygulanması yasak olan yeni tekniklerin de argümanı olmaya müsait bir terör oluşumu halindedir. Hal böyle iken PKK, YPG, PYD olarak çeşitlenen ve uluslar arası terör örgütü olarak tanımlanan yapının çatışma bölgesinde alan hakimiyeti sağlamaya yönelik meşru devletler bazında edindikleri desteklerin uluslar arası hukuk kapsamında incelenmesi doğru bir yöntem olacaktır.
Ayrılıkçı ve terörist yapılar, ulus devletin şekillenmeye başladığı Westfalia Antlaşmasından itibaren devletin varlığına bir tehdit olarak kabul görmüştür. Dolayısıyla BM gibi ulus üstü oluşumların kuruluş felsefesinde yer alan egemen devletin yanında yer alma anlayışı çerçevesinde bu grupların desteklenmesi haliyle uluslar arası hukuk açısından men edilen bir tutumdur. Terörle mücadeleye dair bölgesel anlaşmaların varlığı bilinmekle birlikte BM’nin genel kurulunda alınan 49/60 sayılı genel kurul kararına ek Deklarasyon ile devletlerin terörle mücadele kapsamında çabaları hem desteklenmiş hem de uluslar arası alanda meşru bir zemin kazanmıştır. Bu bağlamda BM Genel Kurulu üye devletlerin konuya dair uluslar arası hukuk hükümlerinin gözden geçirilmesine yönelik bir çağrıda bulunmuştur. Dolayısıyla 49/60 kararı “üye devletlerin diğerleri yanında devletler ve halklar arasındaki dostça ilişkileri tehlikeye düşüren ve devletlerin toprak bütünlüğünü, güvenliğini tehdit edenler olmak üzere kim tarafından ve nerede işlenirse işlensin bütün terörist eylemler ve yöntem uygulamalarını suç ve mazur görülemez olarak sahir bir şekilde kınadıklarını teyit ettiklerini” belirten bir karar olması nedeniyle tüm devletlerin terörle mücadelede etkin bir çaba göstermesini öngörmüştür. Beraberinde Genel Kurul, 17 Aralık 1996 tarihli 51/210 sayılı kararının 3. paragraf (f) bendinde devletleri “uygun iç düzenlemelerle terörist faaliyetlerin gerek doğrudan gerek kültürel veya sosyal amaçları olan veya olduğu iddia edilen örgütler aracılığıyla finansmanını engellemek ve önlemek için tedbir almaya davet ettiğini…” bildirmektedir. Netice itibariyle iç hukuk düzenlemelerini terörün finansmanına engel oluşturtacak şekilde düzenlenmesi gerektiği tavsiye edilen devletlerin bir başka ülke toprağında faaliyet göstermeye gayret eden ve diğer ülkenin bütünlüğüne yönelik eylemler yapan terör oluşumlarının çıkarlar doğrultusunda kullanılmasına izin vermesi beklenemez.
Yukarıda bahsedilen terör faaliyetlerinin önlenmesine dair uluslar arası hukuk düzenlemeleri geniş kapsamlı olduğu bilindiği için konuyla ilgili temel olarak kabul edilen düzenlemeler ışığında Afrin Operasyonunun meşruiyetini açıklamak yeterli olacaktır. Daha geniş bir ifade ile izahı mümkün olan teröre karşı mücadelede devletin meşru savunma hakkı, devletin egemenlik hakkı doğrultusunda kullanacağı hukuki bir düzenlemedir. Beslendiği iki kaynaktan biri BM öncesi sistemin örf ve adet hukuku iken diğer kaynağı bugünkü sistemin hukuki olarak düzenlendiği BM Anlaşmasının 51. maddesidir. BM Anlaşmasının 51. maddesi kapsamında BM üye devletlerinin Güvenlik Konseyi uluslar arası barışa ve güvenliğe karşı tehdidin varlığı söz konusu olduğunda harekete geçinceye kadar ülkelerin münferit meşru müdafaa hakkını tanımaktadır.
Türkiye münferit meşru müdafaa kapsamında hareket etmekle beraber bölgedeki diğer aktörler ve komşularıyla harekât evvelinde yaptığı diplomatik görüşmeler neticesinde insan hakları çerçevesinde ve Suriye toprak bütünlüğüne karşı hassasiyet kapsamında operasyonu şekillendirdiğini ifade etmiştir. Harekâta yönelik pek çok eleştiri meşru müdafaa hakkını içeren BM 51. maddenin şartlarının oluşmadığı yönündedir. Her ne kadar doktrinde tartışmalı olsa da önleyici meşru müdafaa hakkı (pre-emptive self-defence) kapsamında Türkiye topraklarına yönelik mevcut tehdidi ortadan kaldırmayı hedefleyen bir tavırla hareket etmiş olabilir. Meşruiyeti tartışmalı olan önleyici meşru müdafaa, bilindiği üzere Irak ve Afganistan müdahalelerinde ABD tarafından uygulamaya konulan bir meşru müdafaa şeklidir. Ancak örf ve adet hukukunda Caroline Olayı ile literatüre girmiş olan önleyici meşru müdafaa hakkı gereklilik, orantılılık ve aciliyet kriterlerine uygun olarak uygulanabilir bir müdafaa hakkıdır. Dolayısıyla Türkiye hiçbir komşusunun ülkesel bütünlüğüne yönelik bir eyleme girişmemiştir. Aksine Türkiye’nin bölgedeki aktörlerle işbirliğine açık bir politika izlediği, tehdide yönelik kaygılarını da ilgili muhataplarına operasyon evvelinde defalarca bildirdiği bilinmektedir. Bu bağlamda harekat, ülke güvenliği kapsamında meşru müdafaa ve egemenlik hakkının bir tezahürü olarak ortaya çıkan durumdur denilebilir.

Yorumlar