Güc mərkəzlərinin arasında qalan Azərbaycan: Bakının seçimi necə olacaq?

Petersbug Ekonomi Forumu

Teşkilatı Mahsusa’nın kurduğu Gürcistan Cumhuriyeti 100 yaşında!

ABD Savunma Bütçesi Pentagon-Beyaz saray mücadelesi

tarihe abdulhamitçi ve kemalist hamasetten uzak bir dokunuş

Gündem 25 Eylül 2017
149

tarihe abdülhamitçi ve kemalist hamasetten uzak bir dokunuş

gençlik yıllarımda abdülhamit’i savunmak adına onun zamanında devlet-i al-i osmaniye’nin bir karış toprak kaybetmediğini, 1908’de ittihat terakki’nin yaptığı darbeyle tahtan indirilince bir çırpıda topraklarının yarısını kaybettiğini anlatırdım herkese.bir takım resmi tarih karşıtı tarihçilerden öyle öğrenmiştik çünkü. elbette resmi tarih; galiplerin uydurduğu bir tarihtir ve karşısında bir tezle ilim meydanına çıkmak cengaverlik gerektirir. ama resmi tarih söylemi gerçekleri nasıl halı altına süpürmekle mahirse resmi tarih karşıtı söylem de gerçeklere makyaj yapmakta o derece mahir olabiliyor.
ulu hakan gök sultan abdulhamit han elbette büyük bir idareciydi.
evet, devletin yeniden canlanması için ekonomik, siyasi,hukuki, ilmi, askeri alanda bir çok modern atılımlar yaptı.
ama çok talihsiz bir zamanda idare ediyordu osmanlıyı.
ve 1876’da tahta gelir gelmez osmanlı’nın ve dolayısıyla islam dünyasının felaketine yol açacak 93 harbi diye bilinen 1878 tarihindeki osmanlı-rus savaşını önleyememişti. eski takvimle 1293 tarihinde başladığı için 93 harbi denilen bu savaşta bozguna uğrayan osmanlı
balkanlar’da sırbistan, karadağ ve romanya’nın bağımsız devlet olmasını kabul etmiş, bosna-hersek’i avusturya’nın nüfuz alanına bırakmış ve özerk bir bulgar prensliğinin kurulmasına da göz yummak zorunda kalmıştı.
batı’da teselya yunanistan’a verilirken doğu’da ise kars, ardahan, batum ve artvin rusya’ya bırakılmıştı. arkasından doğu’da ruslar’ın işgal ettiği toprakların kurtarılması için osmanlı’yı rusya’ya karşı himaye etmesi karşılığında kıbrıs’ı üs olarak ingilizlere vermiştik. sözünü tutmayan ingiltere bu konuda hiç bir yardımda bulunmadığı gibi hint denizyolu üzerinde bulunan kıbrıs’ı da hakimiyeti altına alıvermişti.
1882’de ise mısır’da çıkardığı kargaşayı bahane eden ingiltere mısır’ı işgal ederek hint deniz yolu üzerinde bir mevzi daha kazanırken abdülhamit han yönetimindeki osmanlı devleti yine çaresiz kalacaktı.
1881’de fransızlar tunus’u işgal ederken islamın o tarihe kadar son medeniyet güneşi olan osmanlı yine çaresizce elden çıkan topraklara bakıp bakıp boynunu eğmekten başka bir şey yapamayacaktı.
yine, evet filistini siyonist teodor herzl’e teslim etmedi ama ingiliz gemileri basra körfezi’nde elini kolunu sallayarak gezip arap yarımadasının katar hariç doğu kıyılarının tamamını himaye altına alırken de osmanlı’nın bu toprakları muhafaza edebilmek adına ciddi bir eylemi maalesef yoktu.
kendisine göre haklı gerekçeleri olsa da ittihat terakki’nin ve gazi namdar şehit enver paşa’nın elbette abdülhamit han’a darbe yapması çok büyük günahtı ama ulu sultan zamanı da öyle anlatıldığı gibi süt liman değildi ve yenile yenile batan bir medeniyetin kafası karışmış çocukları olan aydın ve asker sınıfının abdülhamit karşıtlığını sadece ihanet ve gafletle açıklayamayız.
abdülhamit han devri gibi açıkça ortaya serilmesi gereken hakikatler cumhuriyetimizin kuruluş devri için de söz konusudur.
birinci dünya savaşını kaybederek aldığı bu son darbeyle can çekişmeye başlayan koca osmanlı devletinin içinden bir simurg kuşu gibi küllerinden doğan ve istiklal harbinden galip olarak çıkan türkiye cumhuriyeti lozan antlaşması ile misak-milli yani vazgeçilemez mili yemin ile vatan ilan ettiği batı trakya, adalar, kıbrıs, batum, kerkük’ü de içine alacak şekilde bugün kuzey ırak dediğimiz musul vilayeti, bugün kuzey suriye dediğimiz azez’den cerablus’a el bab’tan iskenderun’a kadar uzanan halep vilayeti’nden ve misak-i milliye ruh veren islamî iddiasından vazgeçmişti…
oysa mustafa kemal, musul vilayeti ve misak-i milli sınırları tarifini 1923 yılında yaptığı bir konuşmada “bu hudut iskenderun körfezinin güneyinden, antakya’dan, halep ile katma istasyonu arasında carablus köprüsünün güneyinde fırat nehrine ulaşır. oradan deyrizor’a iner, oradan doğuya uzatılarak musul, kerkük ve süleymaniye’yi içine alır.” demişti.
nasıl ki mondros ateşkes anlaşması’na göre ingiltere istanbul’u işgal ettiyse sykes picot antlaşmasıyla fransızlara bıraktığı musul kerkük’ü bir oldu bittiyle işgal edivermişti ve istanbul’un işgali gibi musul’un işgalinin de hukuksuzluğuna rağmen musul vilayetinin işgaline karşı gerekli tepki verilmemiş ve haliyle de musul vilausti lozan’da göz göre göre avcumuzdan kayıp gitmiştir…
izmir’e giren ordumuz misak-ı milli toprağı olan süleymaniye, erbil ve kerkük’ü de kapsayan musul vilayetine girmekten imtina etmiştir.
oysa, churchill 1920’de kahire konferansında “ordunun son derece zayıf olduğunu, büyük zorluklar ve harcamaların devam ettiğini, bölge güçleri arasında tek bir müttefik bulunmadığını ” itiraf ederken türkiye diplomasisi bu ifadelerden habersiz miydi?
yine, o tarihlerde churchill, başbakan lloyd george’a “orduları ve bir serveti bu nankör çöllere akıtmayı yersiz bulduğunu” belirtiyordu.
evet, savaştan yorgun, bitkin çıkan sadece türkiye değildi.
ama, türkiye’nin aksine bölgenin petrol zengini oluşunun ve orta doğu’ya hakim ve uzak doğu asya’ya kadar uzanan stratejik öneminin farkında olan ingiltere’ye; şeyh said isyanını, ülkenin savaştan yeni çıkmışlığını ve fakirliğini bahane ederek lozan’da bırakan genç hükümet musul vilayetinin teslimini 1926’da ankara antlaşmasıyla gerçekleştirmiş oluyordu.
“bad-el harab-ül basra” bahaneler üretsek de misak-ı milli deyip terk edilmesini namus meselesinden de ötede ölüm kalım meselesi saydığımız “musul meselesi”ni musul’u ingilizlere bırakarak çözdügümüzü sansak da bu”mesele” çözümsüz birikip yuvarlana yuvarlana her seferinde daha da büyük bir çığ olarak karşımıza çıkmıştır.
ufuk doruk

Yorumlar