Rusya: ABD, Türkiye ile askeri teknik işbirliğimizden vazgeçtirtmeye çalışıyor

Afganistan Türklüğü ve Türk Dünyasının Büyük İmtihanı

Rusya’nın anadil dersleri politikası faciası

ABD heyeti, Ankara’da İran yaptırımlarını görüştü

Sinan Çulukun Miratı hakikatinden kaçırılan fırsat

Gündem 8 Nisan 2017
355

1807 yılının Şubat ayında İngiliz donanması Çanakkale Boğazı’nı rahatça geçerek İstanbul önlerine geldi. Padişah III. Selim, devlet adamları ve halk dehşete kapıldı. İlk birkaç gün böyle geçti ama gayrete gelen halk, yeniçerilerle el ele vererek savunma hazırlıklarına girişti. Bu sırada Kartal, Pendik sakinlerinden 250 kadar vatandaş, ellerinde çakaralmaz tüfeklerle kayıklara doluştular ve Kınalıada’ya çıkarak yakında demirli duran donanmaya ateş açtılar. İngilizler hemen filikalarla asker, ayrıca üç top indirip hücuma geçti. Karşılarında tecrübeli askerleri gören ahali pabuç pahalı olunca yiğitliğin şanına sığınıp adadaki manastıra kaçtılar.

İngilizlerin manastırın kapısını yakmak üzere gönderdikleri eli ateşli adamı papazlardan biri tüfekle vurdu. Manastırda saklananları gayrete getirmek için de “Kilisemiz yanarsa bir daha yaptırmak mümkün değil, bizim başımızı niçin belaya uğratırsınız. Birkaç kâfirden korkup cevap veremezsiniz. Nedir böyle avretler gibi düşman-ı dinden kaçarsınız” gibi laflar etti. Bu sözlerin tesiriyle halk “ne yapalım şimdi” deyince papaz “ben öbür kapıyı size açayım, o tarafta İngiliz azdır, hemen yürüyüşle haklarından gelin” dedi. Halk öyle de böyle de kurtuluş yok, bir işe girdik, tamamlayalım bari dercesine papazın dediklerini yaptılar. İngilizlere hücum ile beş-altı kişiyi katledip, kumandanın oğlunu esir ettiler. İki de top ele geçirdiler.

Bu çatışmayı gören Kartal, Maltepe ve Tuzla’daki gayrimüslimler de kumanya, ekmek getirerek yardıma koştular. İngilizler siper kazmaya başlayınca çatışmanın uzayacağı belli oldu. Kartal subaşısının adamı kendilerine göre büyük zaferin müjdesini vermek üzere esir kumandan oğlu ve birkaç gülleyi bu gayrimüslimlerle beraber üç kayığa bindirerek saraya yolladı. Üçüncü Selim de dürbün ile çatışmayı izlerken oradan ayrılıp saraya doğru ilerleyen üç kayığın, içindekilerle birlikte huzuruna getirilmesini ister.

Kayıktakiler cizye veren Hıristiyanlardan olduğu için cizye vergisinden muaf edip hepsine çelenk verilmesini emreder. Osmanlının klasik devrinde henüz madalya verilmesi bilinmezken kuyumcu işi mücevherli çiçekler, hilat, kürk gibi şeylerle insanlar onurlandırılırdı. Büyük bir iftihar vesilesi olan bu çelenkler tabii ki zimmet ehlini onurlandırmak düşünülmeyeceği için onlara verilmezdi. İşte o anda padişahın huzuruna asık bir suratla çıkan Sırkatibi Ahmed Efendi, “Bu keferelerin cizyelerini affetmişsiniz lakin çelenk münasip değildir” diyerek padişahın sözünü yere düşürür. O anda ipler Sırkatibinin eline geçer ve padişaha fırsat vermeden “yol verin şunlara” deyip Hıristiyanları huzurdan çıkarır. Üçüncü Selim, Sırkatibi Ahmed Efendi gibi çevresindeki bazı kişilere hiç muhalefet edemezdi. Sinan Çuluk

Yorumlar