Türkiyə bu seçkilərə hazırlaşa bilmədi”

Эксперты прогнозируют победу Эрдогана на президентских выборах в Турции

Beşinci Nesil Uçaklara üzerine : F 35 – Su 57 (Birinci Bölüm)

Güney Kore Cumhurbaşkanı Moon’un Rusya Ziyareti

ROBERT D. KAPLAN’IN BALKAN GHOSTS A JOURNEY THROUGH HISTORY ADLI KİTABI VE ABD’NİN BALKAN POLİTİKASI ÜZERİNDE ETKİSİ HAKKINDA BİR DEĞERLENDİRME

Gündem 23 Mart 2018
83


Tatiana Ana karanlıkta gözüne gelen ışık süzmesini örtmek için elini kaldırdı “işte” dedi “gözlerime artık ışık geldiğine göre, Sırsbki Narod” (Sırp Halkının) yaptıklarına tanıklık edebilirler”.
Balkanlar, aslında Balkan Savaşlarının başladığı yıllara kadar uluslararası alandaki baş aktörlerin ilgisini çekmeye haiz olamamış bir bölge olarak değerlendirilir. Ancak; Balkanlar her zaman kendi içinde bir kargaşa, bir ulus olma kavgası haliyle kaynayan bir kazan olarak varlık göstermiştir.
Ulus devlet olabilme kapasitesi ise kendi başına bir yeti olamamış ancak Karpat’a göre Teritoriyal Devlet olabilmek için İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya’nın da etkisiyle 1878 Berlin Antlaşmasının katalizör etkisi nedeni bu bölgede ulus devletlerin varlığı baş göstermektedir.
Doğrusu Berlin Antlaşmasının imzalanması ile Balkanlardaki çekişmeler bir nevi duruldu. Ancak yine de bu devletlerin gerçek birer ulus temelli olmadığı ise açıktı. Bölgede ulusal birliğin sağlanamamasının çeşitli nedenleri olmakla birlikte özellikle 19. yy daki toprak anlayışı ve toprağın ziyadesi ile bölünmesi bir kara parçasında sağlanamayan birliğin ulus yaratmakta ne denli etkin olduğunu da açıkça göstermekteydi.
Fakat yine de Balkan tarihe bakıldığında Bulgar, Sırp ve Bizans İmparatorluklarının Ortaçağda sürdürdükleri hükümdarlıklar beraberinde Hırvat, Arnavut, Eflak, Erdel ve Boğdan gibi küçük özerk siyasi birliklerin varlığı bugün bu topraklardaki halkın tarihsel köklerine vurgu yapmakta haklı kılmaktadır.
15. yy itibariyle Osmanlı İmparatorluğu toprakları içerisinde olan Balkanlar, Jelavich’e göre Hıristiyan tebaanın, Müslüman yöneticiler tarafından yönetilmiş olması nedeniyle kimlik ve benliğini kaybetmemişti.
Bu güne kadar Balkanlara dair yapılan tüm çalışmalar gerek tarihi gerek siyasi tam anlamıyla akademik çerçeve içerisinde kalınarak yapılmışsa da bölge ile ilgili gezi yazıları ve gözlemlerden oluşan yapıtlarda coğrafyanın demografik yapısı hakkında önemli bilgileri ihtiva etmekteydi. Her ne kadar bu yapıtların bazısı taraflı ve oryantalist yapıya sahip olduğu önyargısıyla yazılsa da bölgenin demografisi, nüfusu ve kültürü bire bir gözlemlerden yola çıkılarak aktarılmıştı.
Özellikle, Balkanların 1995 itibariyle yapısını gözler önüne seren Robert KAPLAN’ın balkan Ghosts “a Journey Throught History” isimli yapıtı, kendisinden önce yazılmış Rebecca West, C.L. Sulzberger gibi yazarların yapıtlarından oldukça etkilenerek ortaya çıkmış bir eserdir.
Rebecca West’in Balkanlar için söylediği o meşhur ifade yazarı gerçek anlamda etkilemiştir. “İmparatorlukların leşlerinden tiksinirim. Başka hiçbir şey onlar kadar kokamaz”.
Kaplan, Balkanları tasvir ederken eserinde gerçek anlamda Sulzberger ve West arasında sıkışıp kalmayı tercih etmiş belki de iki uç arasında orta yolu çizmeye gayret etmiştir.
Öyleki, onun için orta yolu bulmak, ölümü Birinci Dünya Savaşına yol açan Habsburk Arşidükü Franz Ferdinand’ın resminde “daha az suçlu ve kandırılan bir çağın ifadesini” yakalayabilmekle beraber onu öldüren Gavrillo Princip’in gözündeki canlılıkla daha insani olduğunu vurgulamaktan geçiyordu.
Bir taraftan West’in Balkan ifadesinde olduğu gibi bir dönem Bölgede hüküm süren İmparatorlukların leşleri gibi aktardığı Balkanları, diğer taraftan Sulzbergerin hayranlığıyla 1918’e kadar Avusturya toprağı olmanın verdiği iyelik onurunu da vurgulamaktan geri kalmamıştır.
Her iki anlamda ve dönemde de bölge İmparatorluk toprağı olmanın dörtbaşı mağmur durumunda olmadığı halde, hatta siyasi yönetim açısından belki de daha istikrarlı dönem olan Osmanlı Döneminin izlerini Balkanlar üzerine bulaşmış oryantalist bir leke olarak yansıtan Kaplan diğer taraftan Rus ve Avusturya hegoman yasını daha ılımlı yönleriyle daha masum söylemlerle ifade etmeyi tercih etmiştir. Genel olarak balkan tarihini yansıtma eğilimi içinde iken dahi Kaplan, bu önyargılı bakış açısından kurtulamamış “ Beyrutta ya da başka bir yerde her ne olduysa balkanlarda bu (Sayfa, li) daha önce yaşanmıştır” diyerek Todorova’nın rahatsız olduğu o Balkan aşağılanmasını zaman zaman hissettirmiştir.
Genel olarak Bölgeye yönelik gezi yazısı gibi görünen bu yapıtta daha çok her balkan birimine ait tarihsel ve siyasal gözlem yazar tarafından yansıtılmıştır.
Öyle ki kitabın yayınlandığı tarihe kadar ABD’nin ilgisini çekmeyen balkanlar dönemin ABD Başkanı Bill Clinton tarafından beğeni ile okunmuş olan Balkan Ghosts ile daha sonrasında Balkanlara olan Amerikan ilgisini eskiye nazaran fazlasıyla çekmiştir.
Yazar kitabı 17 kısma ayırıp Hırvatistan ile başladığı gezisini Yunanistan’la bitirmiştir.
Hırvatistan’ın tarihi ve sosyolojik anlatısını yazarken Rebecca West’i fazlasıyla dayanak almış, onun Karaboyun, Gri Şahin kitabına atıflarda bulunurken dahi Hırvatistan’ın Katolik toplumunun Alman Nazilerinden daha evvel davranarak Bosnalı Müslümanlar ile kıyıma uğrattıkları Ortodoks Sırp sayısındaki abartıdan hiç rahatsız olmamıştır.
Diğer taraftan bir Hırvat’ın gözünden Sırpları izlerken Ustarse (Ayaklanmacılar) ların Zagrep yakınlarındaki Jesenice ölüm kaplarında kıyıma uğrayan Sırpların sayıca az olduğunu söylemelerini gizli bir yandaşlıkla da kınadığını fark etmek zor olmamaktadır.
Yazar aslında klasik batılı bir realizmle Balkanları tanımlamaya çalışırken eleştirel bakış açısını daha çok belirli bir Balkan Topluluğu üzerinden tarafgir bir anlayışla yansıtmaktadır.
Bu realizmle gözlemlediği toplulukları dinsel alanda da inceleme altına almış Balkanlardaki bu ayrılıkçı ve bozguncu çatışma halinin en önemli unsuru olarak satır aralarında din ve siyasi tahakkümün varlığını belirlemeye gayret etmiştir.
Örneğin; Hırvatistan’da gelişen Sırp karşıtlılığının en büyük uyarıcısının Roma Katolik kilisesi olduğunu söylemiştir. Böylece Hırvatlar tarihsel ve dinsel nedenler yüzünden psikolojik yönden Bolşevik Ruslarla aynı çizgi de olan Ortodoks Sırpların yönettiği bir devlette çoğunluk olarak yaşanmaktansa Dindaşları olan Avusturyalıların ve Macarların egemenliği altında yaşamayı yeğlemişlerdir. (Sayfa 27)
Yazar gezisi sırasında her bölgenin tinsel ve mitlere dayalı destansı hikayelerini bu coğrafyalarda tanıştığı bazen yaşlı yerleşiklerden bazen gençlerden dinleyerek eserine yansıtmıştır. Örneğin Sırpların Orta Çağlara kadar dayanan tarihinden bahsederken Bizans İmparatorunun kızı ile evlenen Sırp Kralı Milutin’in sanata verdiği önemi dile getirip Türklerin zorbalığına maruz kalan Balkanların bu kaderle yoğrulmasalardı İtalyanlardan daha ileride olacaklarını Sırp Tatiane ananın dilinden aktarmıştır. (Sayfa 32-33)
Böyle bir hikayeden yola çıkarak özellikle Rebecca West’e atıfta bulunan yazar Osmanlı ve Rus tahakkümünden kurtulan balkanların baskı altındaki tüm duygularının 1990’dan sonra açığa çıktığını düşünmenin normal bir algı olacağını belirtmektedir.
Eser her ne kadar ABD’li bir gazetecinin gezi yazısı olarak değerlendirilse de yazılmış olduğu dönem itibariyle Balkanlarda yaşanan iç savaşın tarihsel arka planına ışık tutmak adına değerli bir yapıttır.
1995 Dayton Anlaşmasının imzalandığı yılda baskıya giren kitap, Balkanlarda Yugoslavya’nın yıkılıp yerine etnik kökene göre şekil alan devletlerin, Batılı ülkeler tarafından anlaşılması bakımından yol gösterici özellik taşımaktadır.
Etnik yapıların daha evvel altında bulundukları egemen yapılara karşı duydukları kin ve nefretin bugün Balkan halkları içinde hala sıcak tutulduğunu söyleyen yazar en kapsamlı çalışma alanı olarak Romanya’yı anahtar seçmiştir.
Özellikle Nazi yandaşlığı nedeni ile Romanya’da kıyıma uğradığını söylediği Yahudi yerleşiklerin durumunu aktarırken dinsel birlikteliğini geri planda tutmaya çaba göstermiş olduğu söylenemez.
Kaplan yapıtta Balkanları dar bir vizyona sahip bölge olarak tanıtmaya gayret göstermiş. Bu dar vizyonun temelini ise etnik grupların tarihsel öğrenilmiş travmaları ile yakından ilişkilendirmiştir. Ancak Kalaycıya göre Yugoslavya özelinde etnik yapıların travmatik kökenli ayrılığından çok bu vizyonun oluşmasına neden olan dağılmadır. Öyle ki, Yugoslavya’da meydana gelen etnik parçalanma selefin işlevselliğini kaybetmesi halinde ortaya çıkan parçaların kendi kaderini tayin etme durumu şeklinde tezahür etmiştir.
Fakat Kaplan yapıtta Balkan etnik kavgasının temelini sadece Yugoslavya’nın ayrışmasına değil daha da geriye dayandığı fikriyle hareket etmektedir. Papa Suikastinde dahi Ağca’ya Bulgar Devlet güvenlik örgütünün finansman sağladığını, bu iddiada da bulunurken de Claire Sterling’in yazısına atıfla “Daha önce Bulgarların kaderini belirleyen Osmanlıdan bir Türkün kaderini belirleyen Bulgarlar öç almıştı” diyerek bu çatışmanın İmparatorluklar döneminden itibaren etnik temelinin olduğunu belirtmeye gayret etmiştir. (Sayfa 208-210).
Sonuç olarak Kaplan daha önce de belirttiği üzere yapıtın basıldığı tarih göz önüne alındığında Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya çıkan Avrupa’nın bölgelerinde yaşanan soy kırımlar nedeni ile etnik anlaşmazlıkların temelini gözler önünü sermeye çalışmıştır. Kitabın yayınlandığı tarihle birlikte 1 Kasım 1995 günü ABD’nin Ohio eyaletinin Dayton Kentinde; Franjö Tudjan, Aliya İzzet Begoviç ve Slobodan Milosoviç Başkanlığındaki heyetler Wright-Patterson Hava üssünde Tomas Grubu temsilci heyeti ile görüşmelere başlamıştı. Barış Görüşmeleri 20 gün sürmüş ve anlaşma sağlanana kadar bu görüşmeler devam etmiştir.
Bosna-Hersek’te 1992’de başlayan iç savaşı bitiren Dayton Barış Anlaşması her ne kadar barış görüşmesi niteliği olsa da uygulama açısından sorunları olan bir anlaşma olarak varlığını sürdürmüş, Bosna-Hersek bu anlaşmayla uygulamada en çok sorunu yaşayan kesim olarak varlık göstermiştir.
Kaplan’ın kitabı özellikle dönemin ABD Başkanı Clinton tarafından okunup övgüye değer bulunması ile Balkanlara ABD’nin dikkatini çekmekte başarılı olmuştur. Ancak yapıttaki anlatımın desteğiyle etnik çözümsüzlüklerin çözüm odaklı sonuç arayışları Dayton Anlaşmasının gerçek bir uzlaşıya götürmediğini göstermektedir.
Her ne kadar yapıt ABD’li bir yazarın kaleminden ve gezi hatıralarıyla dolu olsa da, ABD dış politikasında özellikle Balkan politikasında etkisi büyük olduğu iddiasında bulunabilecek nitelikte bir yapıttır.
Uluslararası alanda risk ve belirsizliklerin çoğunlukla katlanarak arttığı dönemde çatışma ve özellikle etnik temelli çatışmalara gezi yazılarının üzerinden sonuç üretmeye çalışmanın ise realist bir yaklaşım olmayacağı açıktır. Nitekim özellikle yapıtın yayınlanması neticesinde, ABD’nin Balkan Politikasının değişmesi ile Balkanlara yönelen uluslararası ilgi çatışma alanında gerçek bir çözüm arayışına zemin hazırlamamıştır.
Bu gün Balkanlarda durum hala çatışmanın nüks edebilir haliyle patlamaya hazır bir bomba niteliği taşımaktadır.
Bu nedenle dünyanın Balkanlar gibi gerek soğumaya yüz tutmuş gibi görünen gerek sıcak çatışmaların hala varlığını koruduğu alanlarında çözüme yönelik rotaların daha gerçekçi ve değişime açık politikalarla çizilmesi gerektiği bir gerçektir.
Bununla beraber bu tür yapıtların real politikayı yönlendiriyor olması ise yadsınamaz bir durumdur. Gezi yazıları gözlemlere dayanmakla birlikte taraflı bir bakış açısıyla da yazıldığı gerçeği göz ününde bulundurulursa dış politikasını ağırlıklı bu tanıtım yazılarıyla şekillendiren devletlerin ve uluslararası aktörlerin, tıpkı Balkanlarda olduğu gibi soruna gereken özeni tek bir pencereden bakarak üretmeye çalışacakları da unutulmamalıdır.
Elbette ABD’nin ya da Batılı diğer ülkelerin Balkan politikasındaki vasat unsurun Kaplan’ın kitabı olduğunu söylemek doğru bir yaklaşım arayacaktır. Ancak kitap hakkında ilgili dönemde yapılan yorumlar ve kitaba yönelik önce eleştirel sonra dikkate değer olumlu yorumlar kitabın etkisini göz ardı etmemeyi gerektirmektedir. Beraberinde kitap alışılmış bir yol çizmemiş West’in ve Sulzberger’in kitabından farklı olarak sadece dönem itibariyle yönlendirici bilgilerin aktarıldığı kendine özgü ilgiye muhatap bir kaos döneminin ürünüdür. Bu nedenledir ki Balkanlar literatüründe özel bir yere sahip olmayı başarmıştır.
Z.DENİZ ALTINSOY KAFKASSAM UZMANI

KAYNAKÇA:
Kemal H. KARPAT, Balkanlar’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, Çev: Recep Boztemur, İmge Kitabevi, Ankara, Nisan 2004, s. 7-8.

Hüseyin KALAYCI, Ulus-Devletin Başağrısı Ayrılıkçılık Kanada Quebec Örneği, Liberte Yayınları, Ankara, Nisan 2010, s 51.

Yorumlar