ŞEYH EFENDİ’NİN RÜYASINDAKİ TÜRKİYE

Rus televizyonuna konuşan ABD’li akademisyen: Arap ülkeleri İsrail ile tartışmak istemez

Akıllara Zarar bir Coğrafya ve Türklerin Bağımsızlık Mücadelesi

Makedonya’ya İngiliz çengeli!

PKK ile Mücadelede Yol Ayrımına Yaklaşıyor muyuz?

Manşet Üstü 10 Mayıs 2016
576

PKK ile Mücadelede Yol Ayrımına Yaklaşıyor muyuz?
hasanselim
2015 yazından itibaren IŞİD ve PKK, Türkiye’ye yönelik saldırılarını kademeli bir biçimde arttırdı. Gerçekleştirilen bombalı saldırılar ile Ankara, İstanbul ve Bursa gibi metropollerde siviller hedef alınırken, sonbahardan itibaren terörün sınır illeri başta olmak üzere doğu ve güneydoğuda günlük yaşamın akışını durma noktasına getirdiği görülüyor.

Tüm bu tehditlere karşı tedbirler alınmaya çalışılırken PKK ile mücadele, şehirlerde patlayan bombalar, Suriye’de devam eden iç savaşta PYD’ye yönelik yürütülen siyaset ve Irak’ta devam eden hava operasyonları ile oldukça kompleks bir karakter kazanmış durumda. Güvenlik güçleri PKK’ya karşı aktif bir tutum içerisinde operasyonlarını yürütürken, bu mücadelenin siyasi ayağının yürütülen müzakere sürecinin ardından ciddi bir hasar aldığı da ortada.

Çözüm sürecinde barışa değil savaşa hazırlık

PKK, Temmuz 2015’ten itibaren eylemlerini şehir merkezlerine taşıyarak ilk aşamada Cizre, Sur gibi noktalarda Suriye’dekine benzer kurtarılmış bölgeler oluşturmayı hedefledi. Bu çerçevede güvenlik güçlerini bölgeye çekerek hata yapmaya dönük adımlar atmaya zorlayacak bir strateji benimsendi. Terör örgütü bu süreçte büyük oranda arkasına halkın desteğini alabileceği hesaplarını da yaptı. Bu hesaplamada HDP’nin 1 Haziran seçimlerinde yüzde 13,1 oy alması ve alınan bu oyu PKK’nın büyük oranda kendisine verilen destek şeklinde yorumlaması etkiliydi. Ancak Türkiye’nin içinden geçmiş olduğu politik süreç ve HDP’nin etnik kimlik temelli siyasetten uzaklaşarak Türkiye partisi olma yönündeki eğilimleri HDP’nin bu oyu almasında etkili olmuştu. Kaldı ki, 1 Kasım seçimlerinde parti, barajın üstünde kıl payı kalmayı başarırken, seçmenin PKK’nın şiddet temelli stratejisini benimsemediğinin ve hatta faturayı HDP’ye kestiğinin en önemli göstergesi idi.

Operasyonlar başladıktan sonra şehirlerde kalan sivillerin bir tür canlı kalkan olarak kullanılmasına dönük hesaplar, gerek halkın şiddeti desteklemeyen duruşu gerekse de başarılı bir şekilde bölgeden tahliye edilmesi ile akamete uğradı. Ancak, PKK’nın çözüm süreci boyunca şehirlere yerleştirdiği patlayıcılar, bubi tuzakları ve kazdığı hendeklerle çatışmaların başlamasının ardından Sur, Cizre, Nusaybin gibi ilçelerde, uzaktan bakıldığında, Suriye’ye benzer fotoğraflar yavaş yavaş basında yer almaya başladı. Ancak ortaya bu görüntülerin sebebi, Suriye’den farklı olarak, uçaklardan atılan bombalar değil, PKK’nın binaların altına depolamış olduğu patlayıcılar ve kullandığı ağır silahlardı.

Aralık ayında Nusaybin’de 250 noktada 7 ton patlayıcı bulunmuş, İdil’de ise Mart ayında yapılan operasyonlarda 10 tona yakın patlayıcının imha edildiği basına yansımıştı. Bomba yüklü araçlarda patlatılan tonlarca bomba ise depolanan patlayıcıların miktarı konusunda önemli ölçüde fikir veriyordu. Bazı hesaplamalara göre depolanan patlayıcıların miktarı yüzlerce tonu dahi bulabiliyor. Öte yandan PKK’nın şehir içerisinde kullandığı keskin nişancılar ve ağır makineli tüfekler, Suriye’de devam eden savaşta elde ettiği bazı tecrübelerin Türkiye’ye taşındığının önemli bir göstergesiydi.

Bugün için çatışmasızlığın esas olduğu bir dönem olan Türkiye’de toplumun birçok kesiminin samimi bir şekilde inandığı “çözüm süreci”nin çok uzağında olduğumuz açık. Bu savrulmayı, 2014 yılında 50 sivilin hayatını kaybettiği 6-7 Ekim olayları, Cizre’de özerklik ilanı ve PKK’nın asker kaçırması gibi bir çok olumsuz gelişme ile birlikte değerlendirdiğimizde sürecin hangi hedef ve niyetlerle şekillendiğini ve gelinen noktayı okumak daha anlamlı olacaktır.

PKK’nın bu döneme ait en büyük eleştirilerinden biri ise “kalekolların” bu süreçte inşasının devam etmesi. Müzakere sürecinde PKK’nın bugünkü eylemlerini gerçekleştirmek için şehirlerde yaptığı yığınağı kırsaldaki karakol inşaatları ile karşılaştırması kendi içerisinde bir çok tutarsızlığı barındırıyor. Son tahlilde egemenlik hakkını elinde tutan her meşru devlet gibi Türkiye’nin de elindeki karakolları tahkim etmesi ve modern hale getirmesi, bu hakkın etkin bir şekilde kullanılmasından başka bir şey değil.

PKK’nın çözüm sürecinde takındığı tutuma bakıldığında, örgütün bu süre boyunca barışa değil savaşa hazırlandığı görülüyor. Güvenlik güçlerinin yasaları uygulaması, yürütülen operasyonlar ve yapılan müdahaleler ise şikayet edilebilecek bir husus değil. Zira bu durum, devlet olma vasfının temel ilkesi olan iktidarına muhalif olarak ortaya çıkan meydan okumaya karşı meşru güç kullanma tekelinin tezahürü olarak okunmalı.

Terörle mücadelede siyasi enstrümanlar ne zaman devreye girmeli?

Yürütülen operasyonlara bakıldığında meselenin güvenlik boyutunun diğer bütün boyutlarının ötesine geçerek süreç içerisinde baskın konuma geldiği görülüyor. Bu noktada siyasi iktidarın yaptığı tercih ve bu tercihin şekillenmesinde PKK’nın izlediği strateji oldukça belirleyici. Ancak, bunun ne kadar devam etmesi gerektiği konusunda bazı eleştiriler dile getiriliyor. Bunlardan birisi de eski Genelkurmay Başkanlarından İlker Başbuğ’a ait. Başbuğ, “Teröristle mücadele askere, terörle mücadele devlete aittir. Bu ikincisinin ekonomik, sosyo-kültürel, psikolojik harekât, uluslararası siyaset boyutu vardır. Yalnız ‘güvenlik’le başarı sağlanamaz. Ama güvenlik alanını dışlayarak da olmaz…Sıfırlamak terörle mücadelenin kitabında yok, marjinalize edeceksiniz” diyor. Diğer bir ifade ile güvenlik politikaları terörle mücadelenin bir ayağını oluştururken diğer ayağında siyasi çözümün planlanması ve uygulanması yer alıyor. Böyle bir açılımın, siyasi aktörler nezdinde politik bir platformda gerçekleşmesi gerekiyor.

İçerisinden geçtiğimiz süreçte siyasi alandaki oksijen hızla tükeniyor. PKK, metropollerde sivillere karşı gerçekleştirdiği terör eylemleri ve bölge illerinde halk üzerinde tahakküm kurarak tek taraflı güce dayanan tutumu ile müzakereci değil daha çok dayatmacı bir imaj çiziyor. Böyle bir ortamda Kürt siyasi hareketinin manevra alanı giderek daralırken halk nezdinde kabul görmesi de daha zor bir hal alıyor.

Cemil Bayık’ın mesajları nasıl okunmalı?

PKK’nın üst düzey isimlerinden Cemil Bayık’ın yaklaşık bir buçuk ay ara ile The Times ve BBC’ye verdiği mülakatlarda bu dayatmacı imaj öne çıkıyor. Nisan ayında BBC’ye konuşan Bayık, müzakerelerin kapısının aralanmasının karşılıklı ateşkese bağlı olduğunu belirtirken mevcut koşulların devam etmesi halinde TAK’ın eylemlerinin toplumda sempati toplamasına yardımcı olacağını belirterek PKK’nın 2000’lerden beri batı illerinde eylem yapmakta kullandığı bu örgütün eylemlerine devam edebileceği sinyalini veriyor. Ancak bu sinyali kapalı olarak verirken de Batı’ya sivil ölümlerine ne kadar karşı olduğu vurgusunu yapmayı da unutmuyor. Bu açıklamalar, Bayık’ın Kobani ile başlayarak IŞİD’e karşı mücadele ile PKK’nın uluslararası alanda kazandığı sempatiyi kaybetmeme yönündeki çabaları olarak da okunmalı. Ancak, 6-7 Ekim olayları ve Ankara saldırıları beraber düşünüldüğünde gerek Kürtlere karşı gerekse de Batı’da sivillere yönelik eylemler gerçekleştirirken PKK’nın meşruiyet endişesi ile hareket etmediği görülüyor. Hatırlanacağı üzere Mart ayında The Times’a verdiği mülakatta Bayık daha sert ve doğrudan bir mesaj vermişti. Varoluşsal bir mücadele içinde olduklarını belirtmiş ve bu noktadan itibaren atılacak her adımın meşru olacağını, savaşın her yere yayılacağı ve 2016 yazının bir intikam mevsimi olacağını söylemişti.

İki mülakatta da şiddet üzerinden siyasi süreci şekillendirmeye dönük bir söylem bulunurken, BBC’ye verilen mülakatta müzakere konusu daha açık bir şekilde dile getiriliyor. Fakat bu dahi şiddetin tüm Türkiye’ye yayılması alt mesajı ile birlikte veriliyor. Bu noktadan çıkış ise şu anki siyasi denklemde çok mümkün gözükmüyor. Zira müzakere ve çatışma çözümünün tek taraflı dayatmalarla sağlanamayacağı büyük bir sır değil. Yaza doğru giderken verilen bu mesajlar ise PKK’nın şiddetin dozunu azaltmayacağına dair önemli sinyaller içeriyor.

Şiddet, kendi içerisinde bir kısır döngü ve buradan çıkışın sağlanamaması durumunda toplumsal anlamda önemli çatlakların meydana gelmesi kaçınılmaz. Uzun vadede bu çatlakların sürdürülebilir olmadığı ve önemli kırılganlıkları beraberinde getirdiği de bir gerçek. Bu yönüyle operasyonlarda gösterilen hassasiyet ve hukukun içerisinde kalarak yürütülen mücadele, hasar kontrolü açısından büyük öneme sahip. Fakat geniş çaplı, uzun süreli güvenlik tedbirlerinin sürdürülebilirliği toplumsal ve siyasi dinamikler açısından sorgulanabilir. Burada ifade edilmeye çalışılan kamu düzeninin sağlanması adına atılan adımların rafa kaldırılması veya terk edilmesi olarak okunmamalı. Ancak bütüncül bir anlayış ile siyasetin ne zaman ve ne şekilde devreye gireceğinin planlamasını bugünden yapmak gerekiyor. Bu planlamada parlamentonun yer alması önemli bir avantaj sağlayacaktır. Buradan hareketle devletin, toplumsal birlikteliğin güçlü bir şekilde tesisi adına yeni stratejiler geliştirmesi ve uzun vadede bir siyasi çözüm için belli senaryo çalışmaları üzerinde ciddi olarak yoğunlaşması gerekiyor. Yoksa sahada kazanılan silahlı mücadele ile uzun vadede kazanan tarafta yer almanın bir garantisi bulunmuyor.
Hasan Selim Özertem/USAK

Yorumlar