İran-ABŞ qarşıdurması: Regionda daha bir Suriyanın yaranma ehtimalı var?

Thomas de Waal: Karabakh peace process needs shaking up – but not too much

Rus tiyatro eleştirmeni: Dostoyevski’yi okuyanlar cinayetler işledi

Eyy Mark Mobius Türkiye’den gelebilecek negatif bulaşma riski Dünya para piyasasını nasıl etkiler?

Komşularla kültür diplomasisinde neredeyiz

Gündem, Türkiye 13 Mart 2018
66


Türkiye’nin temas ve diyalog yolu kurmakta diğer ülkelere göre ciddi avantajları var. Geniş bir coğrafya ile ortaklıklar üzerinden ilişki kurma ve geliştirme ayrıcalığına her zaman sahip oldu. Bunun ne kadar verimli kullanılabildiği ise su götürür tartışmaları açar.

Yapılabilecekler o kadar geniş bir yelpazeye işaret ediyor ki: Tarihi, dini, etnik, kültürel vs. benzerliklerin her bir üzerinden, çok uzak olduğumuz ülkelerle bile ilişki geliştirmek mümkün. Yanı başımızdaki ülkelerle komşuluk, gümrük birlikleri, düşürülmüş vergi tarifeleri, ortak yanlar ve benzerlikler kültür, inanç, dil yakınlığı, ortak kelime hazinesi, ortak zevkler ve benzer davranış kalıpları, maruz kalınan benzer tehditler aynı coğrafyada yaşamanın verdiği avantaj ve dezavantajları birlikte paylaşmak veya birlikte göğüs germeyi gerektiriyor.

Komşu olmanın ve aynı coğrafyada yer almanın getirdiği potansiyel kazanç alanları paylaşıldıkça berekete/sinerjiye dönüşebilecek avantajlar.

Kültürel ortak zemin ve tabanın keşfedilmesi ve kader ortaklığının farkına varılması işbirliği ve güç birliğinin gerekliliğini anlamak için önemli. Okyanus ötesi müttefikleri olan ülkeler, sınır komşularıyla çoğu zaman sudan sebeplerle ve medya algılarıyla oluşturulan veya yüzlerce yıl önce kapanmış olan defterleri açarak hortlatılan düşmanlıklarla aralarındaki duvarları yükseltiyorlar. Bölgelerin problemleri bölge halkaları tarafından çözülmeli derken bu devlet, millet ve halkların birbirilerini tanımalarını sağlamadan alınabilecek bir yol yok.

Ortak paydaların, müşterek zeminlerin tanınması, anlaşılması, değerlendirilip kullanılması için yeterli imkânlar olduğu gibi, bunun gerekli ve mümkün olduğunu hatırlatmalıyız. Bunun yolu da, daha önceki yazılarda vurgu yaptığım “yumuşak güç” kullanımından, özellikle kamu diplomasinin önemli bir parçasını oluşturan kültür diplomasisinden geçiyor.

Serinkanlı, sağduyulu ve akıllı hareketle kamu diplomasisi ve kültür diplomasisini tasarlamak ve sürekli güncellemek gerekiyor. Heyecanla atılan adımlar, verilen sözler hızla akıp giden konjonktür ırmağında eriyip gidiyor. Türkmen dağı, Bayırbucak, Kerkük veya herhangi diğer bir bölgenin adı basında birdenbire görülmeye başlıyor, tüketiliyor ve birkaç hafta sonra bir daha adı asla anılmamak üzere raftan indiriliyor.

Hal böyle olunca, hiçbir bölge gündemde kalıcı olamadığı gibi yapılan faaliyetler ve atılan adımlar uzun soluklu ve semereli olamıyor. Konjonktür bir rüzgar veya sel ise dış politikadaki “siyasa” (policy) dağın kendisidir. Yel uçar, dağ kalır…

Daha önceki yazılarda “yumuşak güç” ve diplomasi olarak vurgu yaptığımız bu araçlar günümüz devletlerararası ve halklararası (Halk ara) ilişkilerde anahtar değerde. Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu bölgeler öncelikli olarak Türk kültürü ile ya doğrudan ya da dolaylı yakından ilgililer. Bu bölgelerin bir kısmı zaten kendilerini doğrudan Türk kültürünün parçası olarak görmekte. Küçük adımlar, yüzyıla yakın kopan bağları, çekilen sun’i (yapay) sınırları ve önyargıları bir anda eritebiliyor. Basit TV dizilerinin bile umulanın ötesinde olumlu veya olumsuz etkileri görülüyor. Mesela son dönemlerde Çeçenistan ve Dağıstan’da konulan bebek isimleri arasında bölge için en ilginç olanı Ertuğrul adı… Daha güçlü, entelektüel ve kültürel içerikteki film ve belgesellerin komşularımıza iletilmesi halinde daha hızlı şekilde önyargıların kırıldığını, kalıcı işbirliklerinin kurulduğunu göreceğimiz ve karşılıklı menfaat kazanılacağı gayet açık.

Kültürünüzün gücünü kullanmanız ve kendinizi dünyaya doğru tanıtmanız, askeri, ekonomik ve siyasi gücün dış politikanın klasik araçlarından daha etkili sonuçlar verebiliyor. Tarihi, dini, etnik, kültürel ve ticari bağların oluşturabileceği cazibe, askeri gücün çok ötesinde imkânlar sunuyor.

Kalıcı, makul ve tutarlı bir dış politika stratejisi mutlaka kamu diplomasisi ve kültür diplomasisini içermelidir. Yumuşak güç araçlarına gereken önem verilerek bu siyasanın içinde yer almalıdır. Aksi halde sizin hissettiğinizle ve idealle gerçek arasında derin bir uçurum oluşmuşken bunu anlayamayabilirsiniz. Neyi kastettiğimi yaşadığım birkaç örnekle anlatmak istiyorum:

1999 yılında Kazakistan’da Yesevi Üniversitesi’ndeyken, kadrodaki Mısırlı tek profesör, Kazak öğrencilere Mısır’ın kültür ve tarihi varlığı ile ilgili bir tanıtım sinevizyonu sunmuştu. O dönemde, genç bir akademisyen olarak benzer bir programı organize etmeye teşebbüs ettim. Türkiye tarafından kurulan, her yıl on milyonlarca dolar destek olunan bir ve Türkiye’den tam 100 öğretim üyesinin olduğu bir Üniversitede Türkiye’yi tanıtacak bir CD, broşür vs. bulamamıştık. Diğer yandan yerleşik halkla temasa sıfıra yakındı. 50 km. uzaklıktaki bir ormana kamp yapmaya giderken bütün hazırlıkları yapıp da yanına kibrit almayı unutmak gibi bir başarısızlık bu…

Bu değerli yatırımla üzerimize düşen yaptığımızı zannederken, o dönemlerde öğretim üyelerinin kendi başlarına inisiyatif alarak yaptıkları faaliyetleri bir kenara bırakırsak, iki kardeş halkın birbirini tanıması için gereken fırsatları kaçırmış oluyorduk. Kazakları dinlediğimizde, Türkiye’den en son akıllarında kalan görüntülerin “Çalıkuşu” filmi ile Sovyet döneminden kalan ve Türkiye’yi kasıtlı olarak geri bir Ortadoğu ülkesi olarak tanıtan belgesel ve filmler üzerinden olduğunu görmüştük.

Bütün iyi niyetlere ve yüksek idealizme rağmen amatörlükler her yanda ayak bağı oluyor.
Diğer bir örnek üzerinden devamla, Bosna-Hersek’teki görevim sırasında bundan iki yıl önce, Türkiye’ye meslek turları kapsamında Uluslararası Saraybosna Üniversitesi organizasyonu ve THY desteğiyle gönderilen Boşnak bürokratların ve öğretim üyelerinin çoğunun, İstanbul hakkındaki izlenimleri guru vericiydi. Adeta büyülenmişlerdi. Birçok Boşnak için, “Türk” imajını aynen Sovyetler örneğinde olduğu gibi, eski Yugoslavya belgesel ve sinema filmlerinden kalan taraflı ve çarpıtılmış görüntüleri üzerinden veya 40 yıl öncesinin sosyo-ekonomik verileriyle hatırladıklarını itiraf ettiler.

Burada, Türkiye’yi en iyi tanıdığını düşündüğümüz kardeş bir ülkeden bahsediyorum. Balkanların genelinde durum farklı değil. Bir de diğer ülkeleri düşünün…

Dünyanın genelinde ülkemizi bizzat görenleri bir kenara bırakırsak Türkiye’nin Ortadoğu’da az gelişmiş bir Arap ülkesi olduğuna ve Türkler’in hâlâ fes kullandığına dair yaygın bir kanaat var.

Pekiyi, diğer ülkeler neler yapıyorlar? Kamu diplomasisi ve kültürel diplomasiye Türkiye’den çok önce başlayan ülkelerin kültürü bir araç olarak nasıl kullandıklarına birkaç örnek verelim:

Rusya, Orta Asya, Baltık Cumhuriyetleri, Balkanlar, Türkiye’de ve genel olarak Orta Doğu’da kültürel diplomasi faaliyetlerini Rus dilinin sevdirilip yaygınlaştırılması üzerinden yaparken bu ülkelerle ilişki kurabilmek, kalıcı bağlantı noktaları ve limanlar edinmek için her fırsatı değerlendiriyor.

Çin, nüfus veya askeri gücüne güvenmeksizin Dünyanın her yerinde Çin algısını düzeltmek üzere ciddi kaynaklar aktarıyor. Çin dili, kültürü ve sinemasını bu amaçla seferber etmiş durumda.

Fransız Kültür Merkezleri; Alman Goethe Enstitüleri, İspanya’nın Cervantes Enstitüleri dil öğrenimi üzerinden kültür diplomasisini çok uzun zamandır kullanan profesyonel misyon merkezlerinden.

ABD, bir yandan Hollywood sinema filmleri ve son dönemler moda TV dizileri ile diğer yandan Amerikan Kültür Derneği yoluyla dil ve kültür üzerinden başarılı şekilde faaliyetlerini sürdürüyor. Diğer yandan, ekonomik yardım diplomasisinde USAID kanalıyla işi stratejik olarak bir adım daha öteye taşıyor.

Ülke tanıtımı gerçekten ciddi ve birden çok bileşenli bir alan. Tek iz üzerinden gidildiğinde yapılanlar her zaman eksik kalmaya mahkûm. Bir anlamda algı yönetimini gerektiriyor.

Kültürümüzün tanıtılması veya diğer ülkelere ihraç edilmesi son derece değerli ve stratejik. Bundan daha da önemlisi, milli kültürün korunabildiği, yerelin saygı gördüğü istisnai alanları bulup çıkarabilmek ve koruyabilmek. Yani, elinizde taşıyabileceğiniz bir kültürünüzün kalmasında…

Yazının girişinde bahsettiğimiz ortak yönlerden kaynaklanan avantajları henüz elde fırsat varken tükenmeden kullanılmalıyız. “Avantajlar tükenir mi?” demeyin Evet, zaman içinde tükenebilir. Hiçbir hal ve konjonktür ilanihaye devam etmiyor. İnsan ömründe hayatın her döneminde aşama aşama değişiklikler olması gibi kıtaların, devletlerin ve milletlerin hayatları da zaman içerisinde değişiyor:

Örnek bir bölge olarak 1990’ların başında Sovyetler Birliği bakiyesi verilebilir. Dağılma yıllarındaki atmosferden artık geriye eser kalmadı. Yeni ortaya çıkan cumhuriyetler yalnız kalmamak ve ezilmemek için diğer bir kampın içinde yer almak zorunda kaldılar. Rusya, İran, ABD, AB ve hatta Çin bölgede oldukça aktif ve kalıcı limanlar oluşturacak adımlar atıyorlar. Türkiye’de çoğu kez bizden başka gidecek adresleri yok olduğu düşünülen bu ülkeler, diğer ülkelerin yanında varlıklarını sürdürmeye mecbur kalmamalılar.

Aslında yalnızca kamu diplomasisi ve kültür diplomasisi başarılı bir şekilde yapılabilseydi Türkiye, Çin’den Balkanlar’a kadar kültürel yakınlığın bütün avantajlarıyla yepyeni açılımlar yakalayabilirdi. En basitinden Türk dizileri, olumlu ve olumsuz içerikleriyle Lübnan’dan Rusya’ya, Fas’tan Afganistan’a kadar izlenebildiği her yerde beklenmedik etkiler doğuruyor. Fakat bu bölgelerdeki çalışmaların, bölgenin eski hakimi olan Rusya’nın avantajları karşısında son derece yetersiz kaldığını itiraf etmek gerekir.

Bu konuda asırlık tecrübesi olan devletlerin yaptıkları karşısında attığımız adımların yeterli olamadığının farkında olmalıyız. En temel eksikliğin kalıcılık ve süreklilik arz etmeyen kısa vadeli ve spontane adımların bir rutine dönüşmüş olması. Bitmek bilmeyen bir yenilenme ve gayretle açığı kapatmanın yollarını bulmalıyız.

Son dönemlerde Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü sahada oldukça aktif. Yunus Emre Enstitüsü Koordinatörlükleri kısıtlı personel ve kaynakla son üç yıldır yepyeni bir perspektif ve açılım yakaladı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile onun üzerinden Türkiye Kültür Portalı ve Türkiye Turizm Portalı, ülke tanıtımını profesyonelce dünyaya aktarıyor. Ülkenin tanıtımı ile doğrudan görevli olan “Başbakanlık Tanıtma Fonu” da çalışmalarını sürdürüyor. Yine de Türkiye’nin haritada yerini bilmeyen ve algı operasyonlarına maruz kalan milyarlara ulaşmanın her zaman yeni yolları vardır. Bununla birlikte, Türkiye için önemli bir gelir kapısı olan Turizmin önüne geçen başka bir öncelik daha var ve Türkiye, “güvensiz ülke” kara propagandasını kırmanın yollarını bulmak zorunda.

Ne Çin’in nüfus gücüne, ne de ABD’nin ekonomik, askeri ve medya gücüne ne de Almanya organizasyon gücüne sahip olmayabilirsiniz. Fakat coğrafyanın avantajlarını, büyük cümlelerle ifade edilen söylemden eyleme/kuvveden fiile geçirmenin doğru yolu kamu ve kültür diplomasisidir.

Dağıstanlı filozof Rasul Hamzat’ın aktardığı gibi “küçük milletlere büyük silahlar değil, büyük dostluklar” ve stratejiler gerekiyor.

Yücel Oğurlu

Yorumlar