Vizyon

Ərdoğanla Putin bir-biri ilə ən yaxşı anlaşan liderlər hesab edilir” – Hasan Oktay

Putin katkılı yeni çözüm sürecinde Türkiye’nin yol haritası ne olmalı?

Azərbaycanı iştirakı ilə daha bir mühüm üçtərəfli format yaradılır

İran Dış Politikası Ve DAEŞ’in Söylemsel Kullanım Süresi: Bölgeselcilik, Anti-ABD, Anti-Suud Dönemi

Karadeniz’de Jeopolitik Dönüşüm

Gündem 7 Kasım 2016
423

Klasik jeopolitik kuramcılardan Nicholas J. Spykmen’e göre Karadeniz, Avrasya kıtasının diğer kıyıları olduğu gibi “Rimland”ın yani “kenar kuşak”ın bir parçasıdır. “Rimland”ın işlevi dönemin en güçlü kara/kıta güçlerinde biri olan Rusya imparatorluğunu dünya denizlerine çıkmasını engellemekti. Dünya hâkimiyeti kurmanın yolu ise “Rimland” üzerinde kontrolü sağlamaktı. Bunu yapan büyük güç dünya hâkimiyetine kavuşması öngörülüyordu. Spykmen’in önerisi, deniz gücü olma yolunda yükseline geçen ABD içindi. Rusya eğer dünya denizlerine açılmak ve hâkimiyetine ulaşmak istiyorsa bu kuşağı ya kendinin kontrolüne çevirmek ya da kırıp geçmesi gerekiyordu.

Stratejik açıdan ise Karadeniz savunma hattını oluşturuyordu. Türkiye İmparatorluğunun gerileyişe Rusya’nın ise yükselişe geçtiği 19. Yüzyılda iki kara gücü arasında bir tampon bölge niteliğindeydi. Karadeniz artık bir Türk Gölü” olmaktan çıkmıştı. Karadeniz’in tampon bölge olarak kalması 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle uluslararası hukuk niteliği kazanmıştır. Böylelikle bu sözleşmeyle Karadeniz’de herhangi bir deniz gücünün ya da bölge dışı gücün mutlak kontrol sağlamasını engellemiş oluyordu. Kıyıdaş devletler dışında. Yani Rusya için Montrö sınırlaması yoktu.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği, Bulgaristan ve Romanya’nın da Varşova Paktı üyeleri olmalarıyla, Türkiye dışında Karadeniz bölgesi üzerinde mutlak kontrol sağlamıştı. Etkisini Karadeniz’in ötesine taşımak isteyen Sovyetler Birliği, Boğazların kontrolünü kendisine geçmesi için Türkiye’ye baskı yapmaya başlamıştı. 1952’de Türkiye’nin NATO’ya dâhil olmasıyla Türkiye güvenliğini ittifak üzerinden sağlamaya çalışmış ve Kuzey Atlantik ittifakını da Karadeniz’e komşu yapmıştı.

Varşova Paktı ve ardından Sovyetler Birliği’nin dağılması Rusya’nın gücünü azaltmış, Bulgaristan ve Romanya’nın NATO’ya girmeleriyle ABD ittifak üzerinde Karadeniz bölgesindeki etkisini artırmıştır. ABD’nin bölgede kalıcı bir duruma gelebilmesi Montrö Boğazlar Sözleşmesi tarafından engel teşkil etmektedir. Sözleşmeye göre barış zamanında bölge dışı devletlerin savaş gemileri Karadeniz’de en fazla 21 gün bulunabilirler. Dolayısıyla da bölge dışı güçlerin Karadeniz kıyısında herhangi bir kalıcı deniz üssü kuramaz. Böyle bir hakka sadece kıyıdaş ülkeler sahiptir. Ancak deniz üssü kurma hakkı olmasa da, kava veya kara üssü kurma imkânı hala vardır. Bu nedenle de Karadeniz üzerinde yürütülen jeopolitik mücadele bölge ülkeleri üzerinde yürütülmektedir. Özellikle de eski Sovyetler Birliği ülkeleri üzerinde. ABD, Karadeniz kıyısı eski Sovyetler Birliği ülkelerle yapacağı ittifak sayesinde bölgedeki etkisini artırma, Rusya’nın ise etkisini azaltma imkânına sahip olacaktır. Eski Sovyetler Birliği ülkelerinden Gürcistan, Ukrayna ve Moldova’da Batı ittifakına dahil olmaya çalışmaktadır. Rusya ise bunun kendi güvenliği için bir tehdit olarak görerek engellemeye çalışmaktadır. 2008’de Gürcistan savaşı, 2014’te Ukrayna’ya müdahalesi ve Kırım’ın ilhakı örneklerinde olduğu gibi.

Rusya Karadeniz’i, Kırım ve Kırım’daki Sevostopol deniz üssünü küresel deniz yayılmacılığının önemli bileşenlerinde biri olarak görmektedir. Akdeniz’de ve Orta Doğu’daki varlığı için Kırım büyük rol oynamaktadır. Rusya’nın Karadeniz’i kontrol etme çabası savunmacı bir nitelik taşımakta olsa da, yani sınır savunma hattını ileri bir mesafede tutmak için kullanmak istese de, aynı zamanda Karadeniz üzerinde Orta Doğu ve Akdeniz’deki gelişmelere müdahale etmek için de bir atlama tahtası olarak görmektedir.

Bu nedenle de küresel güç olma çabasını engelleyecek bölgesel bir devletin faaliyetlerine tepkiyle karşılık vermektedir. Diğer taraftan Rusya’nın Ukrayna müdahalesi, Kırım’ın ilhakı ve Kırım’daki askeri gücünü artırması bölge devletleri tarafından endişeyle karşılanmış, Rusya’dan tehdit algılamalarına ve buna karşı önlemler almalarına itmiştir.

Romanya’nın 2016’nın başında Karadeniz’de kalıcı bir NATO deniz üssü kurmasını gerektiği fikrini ortaya atmıştı. Temmuz’da yapılan NATO Varşova Zirvesinde Romanya ve Bulgaristan bu teklifi hayata geçirmek istediklerini bir kez daha dile getirdi. Bu plana göre Karadeniz’de Ukrayna da dâhil, Romanya, Türkiye, Almanya, İtalya ve ABD ve ittifakın diğer üyelerinden oluşan deniz gücü ittifakının kurulması öngörülüyordu. Ukrayna ve Türkiye, Rusya’nın bölgede artan gücünü dengeleyecek böyle bir girişimi olumlu karşıladıklarını ifade etti.

Rusya ise, buna karşı her türlü önlemler alacağını ve bu girişimin Montrö Sözleşmesinin ihlali olacağını açıkladı. Montrö Sözleşmesini aşmak için, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye üçlüğünde deniz filosu kurulması teklif edildi.

Daha sonraki zamanlarda Bulgaristan, Rusya tanklarının Bulgaristan’ı tehdit etmediğini dile getirerek, Karadeniz’de kurulacak herhangi bir projeye katılmayacağını açıkladı. Türk-Rus ilişkilerin tekrar normale dönmesiyle, Türkiye’de Rusya’yla tekrar gerginliğin ortaya çıkmaması için Romanya’nın bu teklifini gündeme getirmedi. Romanya ise, Rusya tehdidine karşı, kendisi için desteği bölge dışında aramaya başladı. Bu konuda Britanya ile işbirliğini artırmaya gitti.

Romanya’nın Rusya’dan Bulgaristan’a göre daha fazla tehdit algılamasının temel nedeni, Moldova’daki sorunda doğrudan rol oynuyor olması ve Rusya’ya karşı Moldova’nın yanında yer almasıdır. Hatta Rus birliklerinin Moldova’dan çekilmesinden sonra Moldova’yla birleşmesi, yani Moldova’nın Romanya’ya katması yönündeki politikasıdır.

Karadeniz’deki güç dengesinde yaşanan değişim, bölge devletleri arasında güvenlik endişesine, güvenlik endişesi ise güvenlik ikilemine neden olmaktadır. Devletlerden birinin küresel güç olma çabası, bir diğerinin ise bundan tehdit algılamasına, silahlanarak ve ya da bu ittifakını güçlendirerek önlemeye çalışmasıyla sonuçlanmaktadır. Karşılıklı olarak devam etmekte güvenlik ikilemi zincirleme olarak devam etmektedir. Bölgede yaşanan jeopolitik dönüşüm güç dengesinin değişmesine ve devletler arasında tehdidin artmasına neden olmaktadır. Bu durum ise bölge devletleri arasında kutuplaşmalara neden olmaktadır. Türkiye için en uygunu ise öz kaynaklarıyla kendi savunma gücünü artırmaktır. Sabir Askeroğlu

Yorumlar