Rus milletvekili: Erdoğan S-400 konusunda ABD’nin baskısına boyun eğmeyecek

Rus uçakları Suriye’de kimyasal saldırı provokasyonuna hazırlanan teröristleri imha etmiş

Rus ve Ukraynalı Papaz kavgasında Türkiye taraf mı?

Azərbaycan Sarkisyanın B planından lazımınca istifadə edə bilər

Irak’taki Kürt Varlığı ve İran’ın Bölgesel Güvenlik Politikaları

İran 13 Şubat 2017
468

ABD’nin Irak İşgaline Kadar Kuzey Irak’taki Kürt Varlığının İran’ın Bölgesel Güvenlik Politikaları Açısından Değerlendirilmesi
Ortadoğu bölgesinde meydana gelen olaylarda göz ardı edilemeyecek bölgesel aktörlerden biri kuşkusuz İran’dır. Ortadoğu bölgesinde gelişen siyasi ve toplumsal olaylar ile İran’ın bu olaylar karşısında takındığı tutum ve izlediği politikalar, gerek küresel aktörler gerekse de diğer bölgesel güçler tarafından dikkatle takip edilmiş ve bu aktörler, geliştirdiği politika ve argümanlarda İran faktörünü göz önüne almak durumunda kalmıştır. Ortadoğu’da, özellikle son yıllarda yaşanan Suriye Krizi ve DAEŞ ile mücadele süreci bu durumun en somut örneği olmuştur. İran, bu spesifik örneklerde olduğu gibi, gerektiğinde çeşitli unsur ve argümanları kullanarak veya sahada bizzat yer alarak bölgedeki değişim ve dönüşümlerin bir şekilde içinde olmayı başarmıştır. Elbette ki İran’a bu bölgesel etkinliğini kazandıran şey, çok çeşitli iç ve dış faktörlerce şekillenen bölgesel güvenlik anlayışı ve dış politikası olmuştur. İran’ın bölgesel güvenlik konsepti ve bölge içi ilişkileri incelendiğinde, bu iki yapının salt devletler üzerinden yürütülmediği açıktır. Bu noktada İran, güvenlik ve dış politikasında gerektiğinde bölgedeki devlet dışı oluşumlara, halk hareketlerine ya da örgütlere yer vermiştir. Burada önemli olan iki noktadan biri, bu tür yapıların İran açısından oluşturduğu fırsatlar ve tehditlerken, diğer önemli nokta İran’ın bu tür yapılarla ilişkilerinde hakim güç olması ve çıkarlarını önceleyen bir yaklaşım sergilemesidir. İran’ın bu tür ilişkilerden birini de Kuzey Irak’taki Kürt varlığıyla kurduğu görülmektedir.

Deniz DEMİR
Bu makalede, İran’ın bölgesel güvenlik politikaları açısından Kuzey Irak’taki Kürt varlığıyla ilişkisi ve bu ilişkiyi politik arenaya nasıl taşıdığı, Kuzey Irak’taki bölgesel yönetimin oluşum süreciyle birlikte ele alınacaktır. Makalenin Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Irak işgaline kadar geçen süreci inceleyerek zamansal bir kısıtlamaya gitmesi; hem önceki yıllardaki İran-Kürt ilişkilerinin daha ayrıntılı incelenmesi hem de Irak işgali ile birlikte bölgede gelişen olaylarla İran-Kürt ilişkilerinde yeni durum ve aktörlerin ortaya çıkması ve sonuç itibariyle da bölgedeki mevcut durumun daha kompleks bir hal almasıyla işgal sonrası ilişkilerin başka bir çalışmada daha ayrıntılı ve sağlıklı bir şekilde ele alınabileceği düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Bu minvalde makalenin ilk kısmında Kuzey Irak’taki Kürt unsurunun coğrafi, demografik ve ekonomik yapısından bahsedildikten sonra bölgedeki Kürt siyasi hareketi ve İran’ın yaklaşımı tarihsel süreç içerisinde önemli aktörleriyle birlikte ele alınacak olup, sonuç bölümünde ise değerlendirmelere yer verilecektir. Böylece çalışmanın temel iddiası olan Kuzey Irak’taki Kürt varlığının siyasallaşma süreci ve bu süreçte İran’ın oynadığı rol ile İran’ın söz konusu ilişkiyi kendi bölgesel güvenlik yaklaşımı ve politikaları doğrultusunda nasıl değerlendirip hareket ettiğine yönelik bilgi sahibi olunması amacı gerçekleştirilmiş olacaktır.

Kuzey Irak’taki Kürt Varlığının Coğrafi, Demografik ve Ekonomik Yapısı

Kuzey Irak, jeostratejik açıdan oldukça önemli bir konuma sahiptir. Kuzeyinde Türkiye, doğusunda İran ve batısında Suriye ile sınırı olan Kuzey Irak, Irak Cumhuriyeti’nin yüzölçümünün yaklaşık yüzde 17’sine tekabül etmektedir. Bölgede genel itibariyle, yüksek dağlık alanların yanında Hemrin, Dibeke, Erbil gibi ovalar ve Büyük Zap (Zap el Kebir) ve Küçük Zap (Zap el Sağir) ile beslenen Dicle ile Suriye’den Kuzey Irak’a giren Fırat nehirleri bulunmaktadır.[1] Bugün Kürt Bölgesel Yönetimi olarak adlandırılan ve Kuzey Irak’taki yoğun Kürt varlığının söz konusu olduğu yerleşim yerleri arasında Duhok, Erbil ve Süleymaniye yer almaktadır.[2]

Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtler arasında, mutlak bir dilin hâkimiyetinden ziyade çeşitli lehçelerin konuşulduğu görülmektedir. Bu lehçeleri kullananlar her ne kadar birbirlerini anlamakta zorluk yaşasalar da, Kürtçe’nin bir üst dil olarak tüm lehçeleri kapsayan bir tanıma sahip olduğu söylenebilir. Kuzey Irak’ta konuşulan bu lehçeler, genel olarak Kurmanci, Sorani, Behdinani, Goranice ve Hewrami’dir. Söz konusu lehçeler bölgede varlık gösteren güçlü aşiretçilik yapısıyla birleşince, bölgede bütüncül bir Kürt ulus bilinci, Kürt dili ve Kürt birliği sağlama yolundaki zorluklar daha kolay anlaşılmaktadır. Zira bölgedeki Kürtlerin kendilerini daha çok konuştukları lehçelerle ya da ait oldukları aşiretlerle tanımlayıp özdeşleştirdiği bir realite mevcuttur. Bu konuda verilebilecek en önemli örnek, Celal Talabani’nin liderliğini yaptığı Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (IKYB) hakimiyet alanlarında Soranice’nin/Sorani’nin, Mesut Barzani’nin liderliğini yaptığı Irak Kürdistan Demokratik Partisi’nin (IKDP) hakimiyet alanlarında ise Behdinanice’nin/Bahdinani’nin konuşulması olacaktır. Bu açıdan, Kuzey Irak’taki Kürtlere kıyasla Türkiye’de yaşayan Kürtlerin bütüncül bir dil ve kimlik oluşturma açısından önemli bir ilerleme kaydettiği yorumunu yapmak yanlış olmayacaktır.

Kuzey Irak Kürtleri arasındaki dini yapıyı ele aldığımızda ise, İslam’ın Sünni mezhebine bağlı Şafilik geleneğinin Kürtler arasında çoğunluğu oluşturduğunu; fakat bunun yanında Musevilik, Hıristiyanlık, İran Şialığı ve Yezidilik gibi inanışların da var olduğunu söylemek mümkündür. Müslüman Kuzey Irak Kürtleri arasında, tarikat kavramı ve mistik inanışların şekillendirdiği Sufilik anlayışı da yaygın bir yer edinmiş, hatta sosyal ve siyasi açıdan önemli konumlar elde etmiştir. Böylece tarikat liderlerinin salt dini rolleri dışında yeni misyonlar edinmesinin yolu da açılmış olmaktadır. Bu konuda verilebilecek en önemli örnek, Soran bölgesinde Kadiri Tarikatı’na bağlı olarak faaliyet gösteren Kesnizanilerdir. Kesnizani dergâhı sadece dini roller üstlenmemekte, toplumsal arabuluculuğun yanı sıra gerek siyasi bağları gerek müritleri gerekse de sempatizanları ve halk içindeki saygınlığı aracılığıyla yönetime ve siyasete etki edici bir role sahip bulunmaktadır. Ancak tarikat yapısı ve inanç ritüelleri bakımında da Kürtler arasında bir birlikten bahsetmek mümkün olmamaktadır. Zira Barzani aşiretine bağlı Behdinani Kürtleri arasında Nakşibendilik yaygınken Talabani aşiretine bağlı Sorani Kürtleri arasında ise Geylani ekolü ağır basmaktadır.[3]

Kuzey Irak Kürtleri arasındaki ekonomik yapı da dil ve dini yapıda olduğu gibi parçalı bir görünüme sahiptir. Bu doğrultuda, Zap Suyu’nun batısında yer alan ve Barzani aşiretine bağlı olan Behdinanilerin bölgesindeki ekonomi tarıma bağlıyken; Zap Suyu’nun doğusunda konumlanan ve Talabani aşiretine bağlı olan Soranilerin bölgesinde tarımın yanında kısmi de olsa sınai faaliyetler yer edinmiş ve bu tarafın ekonomisi Behdinanilere kıyasla daha gelişmiştir. Kuzey Irak açısından ekonomik olarak son derece önemli olan iki unsurdan biri, Türkiye ile arasındaki Habur Sınır Kapısı ve İran’a açılan Hacı Umran ve Başmağ sınır kapıları; diğeri ise Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı’dır.

Son olarak bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi amacıyla Kuzey Irak’taki Kürt unsurun özellikle 2004 Irak işgalinden itibaren nüfus olarak arttırılmaya çalışıldığı, buna karşın bölgede önemli bir unsur olan Türkmenlerin ve Arapların zorunlu göç ve baskı-yıldırma politikalarıyla göçe zorlandığı görülmektedir. Kuşkusuz buradaki en büyük amaç demografik üstünlüğü ele geçirip özerk yönetimden sonra bağımsız bir Kürt devleti oluşturmak ve statüsü hala belirlenmemiş olan Kerkük konusunda olası bir nüfus sayımında Kürt varlığının sayıca fazla çıkmasını sağlamaktır.

Kuzey Irak’taki Kürt Siyasi Hareketi ve İran

Kuzey Irak’taki Kürt varlığı siyasi bir hareket olarak incelendiğinde; ilk ciddi teşebbüslerin isyanlar şeklinde olduğu ve bu isyanların Osmanlı Devleti döneminde 18. yüzyıl itibariyle gerçekleşmeye başladığı görülmektedir. Bu ilk isyanların kimi doğrudan siyasi nitelikli olurken, kimi de başlangıç itibariyle dini kökenli olsa da kısa süre içerisinde siyasi bir kimliğe bürünme refleksi göstermiştir. Bu isyanların arkasındaki nedenler arasında, bölgesel çıkar peşindeki emperyalist güçlerin Kürt aşiretlerini kullanma isteğinin yanı sıra Fransız İhtilali’nin Kürt feodaller üzerinde bağımsız bir devlet isteği uyandırması ve İstanbul’un bölgedeki merkeziyetçi yönetim hamlelerinin tepki uyandırması gibi etkenler sayılabilir.

Osmanlı Devleti’nde Kürtler tarafından çıkarılan ilk siyasi isyan, 1716 yılında Bağdat yönetimine karşı Süleyman Baban’ın oğlu Bekir Bey’in giriştiği isyan olmuştur.[4] Bu tarihten sonra Baban aşiretinden Abdurrahman Paşa ve Sorani aşiretinden Mir Muhammed Paşa’nın başarısız isyanları 18. yüzyıl içerisinde gerçekleşmiştir.[5] Osmanlı Devleti döneminde, gerek bölgedeki ilk ulusal nitelikli Kürt isyanı olması sebebiyle gerekse isyan liderinin kendi adına hutbe okutmaya kadar ileri gitmesi sebebiyle ciddi önem arz eden bir kalkışma da Bedirhan Bey İsyanı olmuştur. İsyanın temelinde Girit valiliğine atanan Bedirhan Bey’in memnuniyetsizliği ve Tanzimat Fermanı’na gösterilen tepkiler yatmaktadır.[6]

1880 yılına gelindiğindeyse, bu kez İran’da Kürtlerin bölgedeki Nakşibendi ekolünün önde gelenlerinden biri olan Şeyh Ubeydullah liderliğinde bir isyanı söz konusu olmuştur. Bu isyan ile birlikte İngiltere, bölgedeki çıkarları doğrultusunda sıklıkla İran, Kuzey Irak ve bugünkü Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde çeşitli vasıtalarla görünmeye başlamıştır. Nitekim, Şeyh Ubeydullah İsyanı’na da en büyük desteği İngiltere vermiştir. Sonrasında da İngiltere I. Dünya Savaşı ile birlikte, savaş sonrasında Kürtlere bağımsız bir devlet vaat etmekten geri durmamıştır. Ancak İngiltere’nin vaatlerini yerine getirmemesi, üstelik savaş sonrasında Şeyh Said’in oğlu ve Berzenci aşiretinin lideri olan Şeyh Mahmud Berzenci’nin yardım isteklerine kayıtsız kalması, dahası Berzenci’nin Kürt hareketine kurumsal kimlik kazandırma çabalarını bölgedeki çıkarları için tehlikeli bulup Berzenci’ye karşı Seyit Taha ve Simko Ağa gibi Kürt liderleri kullanması söz konusu olmuştur.[7]

Irak’ın bağımsızlığıyla beraber ilk güçlü Kürt isyanı 1932 yılında Molla Mustafa Barzani liderliğinde çıkmış ve Irak hükümeti isyanı bastırmak için İngiltere’den yardım istemek durumunda kalmıştır. Başarısız olan bu isyan sonucunda Molla Mustafa ve aşiret üyeleri Türkiye’ye dönmüştür. Ancak daha sonra bu grup, Irak’taki genel afla birlikte tekrar Kuzey Irak’a, Süleymaniye’ye dönmüştür. Mustafa Barzani ve Kürtlerin Irak hükümetine karşı olan hareketleri devam edince, Molla Mustafa ve taraftarları bu kez İran’a kaçmıştır. Mustafa Barzani burada Kadı Muhammed ile birlikte Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) desteğini alarak bir Kürt devleti kurma kararı almıştır. Ancak İran’da Mahabad Cumhuriyeti adıyla kurulan bu kısa süreli devlet, Kadı Muhammed başta olmak üzere liderlerin asılmasıyla son bulmuştur. Bu dönemde Molla Mustafa ve SSCB arasında yakın ilişkiler kurulmuş, Moskova bölgedeki İran etkisini kırmak için Mahabad Cumhuriyeti’ne giden yolda Kürtlere desteğini esirgememiştir. Kürtler ile Moskova arasındaki bu yakınlaşma, ileriki süreçte ABD ve İngiltere başta olmak üzere Batı dünyasının Irak politikasında Baasçılara yönelmesinde önemli bir etken olarak değerlendirilebilir.

Mustafa Barzani, sonraki süreçte İran’daki bu deneyimlerini Irak’ta hayata geçirmek amacıyla Irak Kürdistan Demokrat Partisi’ni (IKDP) kurmuştur. IKDP, böylece Kuzey Irak’taki Kürtler arasında ilk köklü siyasi parti olmuştur. Kuzey Irak’taki bir diğer köklü siyasi parti ise, 1975 yılında IKDP kökenli Celal Talabani liderliğinde kurulan Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği (IKYB)’dir. Talabani’nin IKDP’den ayrılıp yeni bir parti kurmasında etkili olan iki temel unsur; 1975 yılında İran ve Irak arasında imzalanan ve içeriğinde İran’ın Kuzey Irak’taki Kürtlere yönelik her türlü desteğinin kesilmesi konusu da bulunan Cezayir Anlaşması’na sıcak bakmaması ve Mustafa Barzani’nin İran’da sürgünde bulunmasından kaynaklı lider boşluğunu bir fırsat olarak görüp değerlendirmek istemesidir. Böylece iki parti arasında önce İran’ın, daha sonra da ABD’nin çabalarıyla ortak bir konsensüsün ve ateşkesin sağlanmasına dek sürecek olan bir rekabet başlamıştır. IKDP daha çok Sünni Kürtlere hitap eden, milliyetçi, muhafazakâr bir parti olarak Duhok, Erbil ve Musul gibi yerleşim birimlerinde güçlüyken; IKYB sosyalist çizgiye yakın, buna rağmen İran, İngiltere ve ABD gibi ülkelerle karşılıklı ilişkilerden de kaçınmayan, Süleymaniye merkezli bir parti olmuştur.
1958 yılında Irak’ta kanlı bir darbe ile yönetimi ele geçiren General Kasım’ın daveti üzerine Molla Mustafa Irak’a geri dönmüştür. Ancak bundan sonra General Kasım’ın Kuzey Irak’ta Kürtler aleyhine birtakım düzenlemeler yapması ve IKDP’nin ilan ettiği Kürt Ulusal Talepleri’nin Bağdat tarafından reddedilmesi üzerine Peşmerge ve Irak ordusu arasında çatışmalar yaşanmış, bu çatışmalar General Arif’in yönetime gelip Kürtlerle bir ateşkes yapmasına dek sürmüştür. 1970’li yılların başında ise İran’ın bölgede giderek güçlenmesi, Kuzey Irak’taki Kürtlerin de güçlenmesine ve bölgede bir Kürt cephesinin hayata geçirilerek Irak’ta yönetimi ele geçiren Baasçıların Kürtlerle anlaşmaya zorlanmasına yol açmıştır. Bu sürecin sonunda 1970 yılında taraflar arasında, Kürt varlığının anayasal güvenceye alınması gibi durumları da içeren Mart Manifestosu ilan edilmiştir. Enteresandır ki; Kürtlerin Kuzey Irak’ta Kürt Özerk Bölgesi’nin resmileşmesi yolunda önemli kazanımlar elde ettiği bu manifestonun imzalanmasında Baas yönetimini temsil eden isim, sonraki yıllarda Kürtlere yönelik sert politikalarıyla gündeme gelecek olan Saddam Hüseyin olmuştur.[8] 1970’li yıllarda bölgedeki Kürt hareketliliği açısından önemli bir gelişme de, Türkiye’de bölücü faaliyetler gösteren ve Lübnan’daki Beka Vadisi’nde oluşturduğu Mahsun Korkmaz Akademisi ile bölgede üslenen PKK’nın Kuzey Irak’taki Kürt gruplarla temasa geçmesi olmuştur.[9] PKK zamanla Kuzey Irak’ta etkin bir manevra alanına sahip olmuş; Zap, Şivi, Avaşin, Basyan, Zeli gibi kamplar kurmuş ve İran sınırına yakın Kandil Dağı’nda üslenerek, zaman zaman İran’dan da destek alarak Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlere girişmiştir. PKK, ayrıca, İran’da ve Irak ile Türkiye’nin İran sınırlarına çok yakın bölgelerde olmak üzere Dole Koge, Şehidan, Kozareş, Bambat, Türeş, Kuran, Hınere, Lolan, Kelereş ve Piran gibi kamplar kurmuştur.[10]

Saddam Hüseyin döneminde Kürtlerin bölgedeki varlığını şu dört önemli kırılma noktası açısından ele almak mümkündür: Saddam Hüseyin’in ayrılıkçı Kürtlere yönelik sert politikaları, İran-Irak Savaşı, Körfez Savaşı ve ABD’nin Irak işgali. Saddam Hüseyin’in yönetime gelmesiyle birlikte Kürtlere yönelik sert politikaları, bölgede merkezi yönetimi güçlendirme ve Kuzey Irak’ı Araplaştırma çabalarına neden olmuştur. Bu doğrultuda, Kuzey Irak’taki yerleşim yeri isimleri Arapça olarak değiştirilmiş; IKDP ve IKYB yasadışı ilan edilmiş; Kürt muhalifler sıkı gözaltı, işkence ve sürgünlere tabi tutulmuştur. İran-Irak Savaşı’nın 1980 yılında başlaması üzerine Saddam Hüseyin Kuzey Irak’taki birliklerini İran sınırına doğru kaydırmak zorunda kalmış, bu da buradaki Kürtlerin üzerindeki baskının ortadan kalkmasına yol açmıştır. Hatta burada oluşan güç boşluğu Kürt Peşmerge güçlerince doldurulmuş, IKYB ile İran arasında stratejik bir işbirliği anlaşması imzalanmış ve Peşmerge, Kuzey Irak’ta İran saflarında savaşınca Bağdat bu bölgedeki kontrolünü kaybetmeye başlamıştır. Yine Bağdat, bu dönemde gerçekleşen ve binlerce kişinin hayatını kaybetmesine yol açan patlamadan İran destekli Kürt grupları sorumlu tutmuştur. Saddam Hüseyin bir taraftan İran ve onun desteklediği Peşmergelere karşı mücadele ederken, diğer taraftan da Türkiye ile Kürtlere yönelik birtakım anlaşmalar yapmıştır. Yapılan bu anlaşmalar ile Türkiye, kendisine yönelik bölücü terör örgütü PKK’nın eylemlerine karşı Irak’ta sınır ötesi operasyon yapma ve üs oluşturma gibi haklar elde etmiş ve bu haklarını kullanmaktan da geri durmamıştır. Türkiye’nin sınır ötesi operasyonları bölgedeki Kürtleri, IKDP ile IKYB’yi ve PKK’yı İran’a daha da yaklaştırırken, sonraki süreçte PKK’nın kendileri için de zararlara yol açtığını düşünen IKDP ve IKYB bu örgütle arasına mesafe koymaya çalışmıştır. Nitekim IKDP, İran’ın telkinlerine rağmen PKK’yı terörist ilan etmiş ve aralarındaki anlaşmayı feshederek Türkiye’den yardım görmeye başlamıştır.

1986 yılında İran’ın girişimleriyle daha önce birbiriyle mücadele eden iki Kürt partisi IKYB ve IKDP’nin ortak harekât kararı alması sonrasında Saddam Hüseyin, hem İran’a olan desteklerinden ötürü Kürtleri cezalandırmak hem Kuzey Irak’ın dağlık alanlarında kaybettiği kontrolü tekrar sağlamak hem de olası bir Kürt birlikteliğinin yol açabileceği olumsuz durumları ortadan kaldırmak amacıyla Enfal Harekâtı’na girişmiştir. Bu harekât ve sonrasında gerçekleşen Halepçe Operasyonu, Saddam rejiminin Kürtlere yönelik kimyasal silah kullanımına giriştiği “sert” hamleler olmuştur.[11] Bu sert operasyonlar sonucunda yüz binlerce Kürt Türkiye’ye sığınmak durumunda kalmıştır. Saddam’ın bu kanlı operasyonları özellikle bölgedeki Kürt ulus bilincini ve devletleşme fikrini besleyici bir rol oynarken, Batının Kürtlere yönelik bakış açısını da son derece etkilemiş ve Batı bundan sonra Kürtlere yönelik olarak giderek artan bir destek verme sürecine girilmiştir. Körfez Savaşı’nda aldığı yenilgi de Saddam’ın Kürtlere yönelik bu sert politikalarından geri adım atmasını sağlamamış ve Kuzey Irak’tan kaçan Kürtler çareyi Türkiye ve İran’a sığınmakta bulmuşlardır. Ancak Kürtler adına sevindirici gelişme 1991 yılında BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı ve Kuzey Irak’ta önce uçuşa yasak bölge ve daha sonra güvenli bölge oluşturan 688 sayılı karar olmuştur. Bu duruma Çekiç Güç adıyla bölgeye gönderilen unsurların faaliyetleri de eklenince, Kürtlerin otonom kontrol bölgelerine ulaşma ve hâkimiyet elde etme yolunda önemli kazanımlar elde etmesinin yolu açılmıştır.

Sonuç ve Değerlendirme

Bütüncül bir milli bilinç oluşturma ve bunun sonraki safhasında bir ulus devlete dönüşme düşüncesi, tarihsel bir süreç içerisinde devamlı olarak Kürtler arasında kendine yer edinmiştir. Bu durum, Kürtleri bölgede pragmatist davranmaya sevk ederken hedeflerine ulaşma noktasında bölgesel ve küresel arenada destek arayışlarına da yöneltmiş, bunun yanında da kendilerine destek sunan/sunacak partnerlerin bölgesel çıkarlarına hizmet etmelerini gerektirmiştir. Hatta bu tarz ilişki ağlarında Kürtler hâkim unsur olmadıklarından ötürü zaman zaman büyük hayal kırıklıkları dahi yaşamışlardır. Örneğin, İngiltere’nin daha Birinci Dünya Savaşı yıllarında Kürt aşiretlerini ayaklandırarak bölgede bağımsız bir Kürt devleti sözü vermesine rağmen, Sykes-Picot Anlaşması ile Kürtleri ve hatta benzer isteklerle harekete geçirdiği Şerif Hüseyin’i ve Arapları göz ardı ettiği bir gerçektir. Dahası İngiltere, savaş sonrasında da Kürtleri benzer argümanlarla oyalayarak çıkarları doğrultusunda kanalize etmiş, ancak savaş sonunda kurulan yapı bağımsız bir Kürt devleti değil, bir Arap krallığı olan Irak Cumhuriyeti olmuştur. Belki de, İngiltere’nin kendilerini aldattığına yönelik bir izlenim edinmelerinden dolayıdır ki bundan sonraki süreçte gerek IKDP gerek IKYB gerekse Kürt siyasal hareketinde yer alan öteki yapılar, bölgesel ve küresel ölçekte destek arayışlarını çok yönlü bir şekilde sürdürme gerekliliği duymuşlardır. Öyle ki IKDP 1960 yılındaki kongresinde Marksist-Leninist bir parti programı çizip SSCB ile yakınlaşırken, Molla Mustafa Barzani sonraki birkaç yıl içerisinde İsrail’e desteklerinden ötürü bir teşekkür ve işbirliği mektubu yazmıştır. Molla Mustafa Barzani, Türkiye’ye yönelik olarak da dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve yine dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’e mektuplar yazmış, Türk-Kürt halklarının kardeşliğinden bahsederek ortak kültür, tarih ve dini değerlere vurgu yapmış, Kuzey Irak’taki mücadeleleri için destek istemiştir. Molla Mustafa’nın Türkiye’ye yönelik bu diplomatik girişimi, kültür, kimlik ve aidiyet gibi kavramlar üzerine vurgu yapması, Türkiye’nin daha sonraki süreçte Davutoğlu döneminde Kuzey Irak’ta oğul Mesut Barzani ve Kuzey Irak Kürtleri üzerinde benzer argümanlarla etki oluşturma gayretleri de dikkate alındığında, Kürt siyasi aktörleri arasında Molla Mustafa’nın yeri bir kez daha görülmektedir. Yine IKYB, Talabani aracılığıyla İran ile; İbrahim Ahmed aracılığıyla da İngiltere ile yakın ilişkiler kurmaktan çekinmemiştir.[12]

İran kendi içerisinde sahip olduğu Kürt varlığı söz konusu olduğunda bu unsurun ayrılıkçı faaliyetler içerisine girmesine müsaade etmezken, komşularında yer alan Kürt varlığını bölgesel çıkarları doğrultusunda bir politik kart olarak kullanmaktan geri durmamıştır. Bu noktada Tahran yönetimi için Kuzey Irak’taki Kürt varlığı Bağdat’a karşı önemli bir unsur olurken, Kuzey Irak’tan Türkiye’ye yönelik saldırılar gerçekleştiren PKK da Ankara’ya karşı bir koz olarak kullanılmıştır. İran, Kürtleri komşularına karşı bir araç olarak kullanırken, Kürtler arasındaki hiziplerden de kendi çıkarları doğrultusunda yararlanmayı bilmiştir. Nitekim İran, IKDP’nin ABD, Batı ve Türkiye’yle yakınlaştığı dönemlerde IKYB ile ilişkilerini sıklaştırmış ve bölgede gerçekleşen güvenlik ve dış politika alanlarındaki gelişmelerde Batı’ya karşı bir denge oluşturmaya gayret göstermiştir.

İran ile Kuzey Irak’taki Kürt varlığı arasındaki ilişkilerin genel anlamda askeri ve ekonomik temelde olduğu ve İran’ın, bu ilişkilerde hakim unsur olmasından dolayı, söz konusu ilişkilerde Kuzey Irak Kürtleri aleyhine bir dengesizlik olduğu görülmektedir. Ancak bu durumun özellikle Körfez Savaşı ve sonrasında Irak işgali ile birlikte değişmeye başladığını söylemek de yanlış olmayacaktır. Zira, İran’ın bu döneme dek bölgesel güvenliği ve politikası açısından bir fırsat olarak gördüğü Kürtlerin, artık Kuzey Irak’ta bir yönetim sahibi olarak diğer bölge devletleri ve Batı ile ilişkiler geliştirmesi, bunun yanında İran’ın kendi sınırları içerisinde Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) gibi ayrılıkçı bir Kürt yapılanma ile de karşı karşıya kalması, İran’ın, Kuzey Irak’taki Kürt varlığını bir tehdit olarak görmeye başlamasına yol açmıştır. Bunun sonucunda İran, Kuzey Irak’taki Kürt varlığıyla iyi ilişkiler kurmaya özen gösterirken, Türkiye ile PKK konusunda çeşitli anlaşmalar yaparak bu örgüte verdiği destekten vazgeçme yolunu tutmuş, PJAK ile mücadeleye girişmiş ve iç politikada Kürtlerle Farslar arasındaki ortak bağlara vurgu yapmaya başlamıştır.
Saddam Hüseyin gibi İran ve bölge Kürtlerinin ortak düşmanı olan bir ismin ve Kürtlere yönelik baskıcı politikaların uygulayıcısı Baas rejiminin ortadan kaldırılması da, İran’ın bölgedeki etkinliğini arttıran bir gelişme olmuştur. Hatta Henry Kissinger, Dünya Düzeni adlı eserinde bu konuyu vurgulamakta ve İran etkisini ele aldığı kısımlarda Saddam’ın bizzat ABD ve Batı tarafından ortadan kaldırılmasına ironik bir şekilde dikkat çekmektedir.[13]

Mezhep anlayışını önceleyen yaklaşımlarıyla bölgede varlık gösteren İran’ın, Irak’ın toprak bütünlüğü ve Kerkük’ün statüsü noktasında gerek Şii Arapların ve gerekse Şii Türkmenlerin argümanlarını göz ardı etmeyen tavrı ve Kürt ulusal bilincinde yer edinen ve PKK gibi Kürt mücadelesi yürüttüğünü iddia eden bir oluşumun da açıkça hedef olarak belirttiği dört ülkeye dağılmış halde bulunan (Türkiye, Irak, İran, Suriye) Kürtlerin bağımsız bir Kürt devleti içerisinde birleştirilmesi söylemi, İran ve bölge Kürtleri arasındaki muhtemel sorun kaynaklarını teşkil etmektedir/edecektir.

Ayrıca İran, kısa süreli de olsa, Mahabad Cumhuriyeti’nin kurulduğu topraklar olması açısından -bu kısa süreli devleti hayata geçirmesi ve idam edilmesi dolayısıyla simgeleşen Kadı Muhammed gibi- Kürt ulusal bilincinde ideolojik ve sembolik bir yer de edinmiştir.
******************************************************

Deniz DEMİR
************************
[1] Abdullah, Gafur, Jografiyeyi Kurdustan (Kürdistan Coğrafyası), Erbil, Aras Yayınları, 2005, s.14-17, 26.

[2] Dursun, İsmail, Kuzey Irak Kürtleri, Ayrılıkçı Kürt Hareketinin Devletleşmesinin Süreci ve Türkiye’ ye Etkileri, Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü-Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006.

[3] Khurshed, Hama, Fuat, El-Luga El-Kurdiya Wel-Tewzi El-Cagrafiye Lil-Lehajat (Kürt Dilinin Lehçe ve Coğrafi Yapıya Göre Dağılımı), Bağdat, Wesam Yayınları, 2006, s.19-21,35.

[4] Attar, A. Rıza Şeyh, Kürtler: Bölgesel ve Bölge Dışı Güçler, İstanbul, Anka Yayınları, 2004.

[5] Izady, Mehrdad R, Bir El Kitabı: Kürtler, İstanbul, Doz Yayınları, 2004.

[6] Kayar, Mustafa, Türk-Amerikan İlişkilerinde Irak Sorunu, İstanbul, IQ Kültür Sanat Yayınları, 2003.

[7] Mewlud, Omer, Muhammed, El-Federaliye We Emkan Tatbıkuha Kanetham Siyasi (Siyasi Sistemde Federalizmin Yeri ve Uygulanması), Beyrut, Mecid Yayınları, s.379.

[8] Yavuz, Turan, ABD’nin Kürt Kartı, İstanbul, Otopsi Yayınları, 2003, s. 52.

[9] Balcı, Ali, Türkiye Dış Politikası, İstanbul, Etkileşim Yayınları, 2015, s.173-175.

[10] http://www.yenisafak.com/dunya/irandan-pkkya-3-kamp-2557842 (E.T:05.11.16);

http://www.terororgutleri.com/pkk-teror-orgutunun-kamplari/ (E.T:05.11.16).

[11] Steven, Dennise, 1988: The Halabja Massacre, www.libcom.org: http://www.libcom.org/history/articles/halabja-massacre-1988/ (E.T:07.11.16).

[12] Attar, A. Rıza Şeyh, a.g.e, s.170-171.

[13] Kissinger, Henry, World Order, PenguinPress, 2014.
https://www.ankasam.org/abdnin-irak-isgaline-kadar-kuzey-iraktaki-kurt-varliginin-iranin-bolgesel-guvenlik-politikalari-acisindan-degerlendirilmesi/

Yorumlar