İngiltere’nin Gazprom kararının perde arkası!

Հայաստանի տնտեսական ակտիվության ցուցանիշը հունվար-մայիսին աճել է 8.6 տոկոսով

İsrail-İran kəşfiyyat müharibəsinin yeni cəbhəsi-Afrika…

Olası ABD – İran çatışmasında Türkiye’nin izleyeceği strateji ne olur?

GÖÇ VE AÇLIK ETMENLERİNİN İRAN’DA TÜRK EGEMENLİĞİNİN KAYBINDAKİ ROLÜ

İran, Manşet Üstü 28 Şubat 2016
799

GÖÇ VE AÇLIK ETMENLERİNİN İRANDA TÜRK EGEMENLİĞİNİN KAYBINDAKİ ROLÜ

“Şu dağın ardında İran”[1] eserinde olduğu gibi, çok da yakınlık duygusu duyulamayan, yabancı bir ülke, yabancı bir uygarlık gibi lanse edilebilir ama unutulmamalıdır ki bu İran dediğimiz ülke ve uygarlık, asıl Türk uygarlığı ve Türk devletinin asırlar değil, azından bin yıl egemen olduğu bir ülke, bir devlet, bir uygarlık olmuştur. Hep o eski Türk uygarlığından esenlenerek zaman zaman yürüyüp bu topraklara (Anadolu’ya) kocaman Tebriz üzerinden gelmişiz…[2]
İran; bugünkü resmî görüntüsünün tam aksine, 1925’lere kadar kesin çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu ve egemenliğin tam Türklere ait olduğu bir ülke, bir devlet olmuştur. Basit bir dille söyleyelim; İran, Fars dillilerin ve Türkçe bilmeyenlerin orduya asla alınmadığı bir Türk ülkesi ve devleti olmuştur. İran’ın kabul edilir en ünlü Türk karşıtı Safevi dönemi araştırmacılarından olan Dr. Felsefi, 10 ciltten oluşan kendi “Safevi Tarihi” adlı eserinde bu konu hakkında içinden yanıp kavrularak bahseder. Onun şöyle bir ifadesi vardır: “Bu Türklerin egemenliği döneminde bir Fars ata binemez, en iyi hâlde onların bindiği atın kuyruğundan tutabilir.”[3]
O, yeni kuşakta Türk düşmanlığı yaratmak için bunu söylüyordu. Ama bir gerçek de var ki İran, 1925’e kadar gerçekten bir Türk yurdu olmuştur. Türk-İslam karşıtı güçlerin yapmış oldukları müdahale sonucunda büyük facialar yaşanmış ve Türkler kendi topraklarında, kendi egemenliklerini kaybederek bir nevi esarete alınmışlardır.[4]
Burada ele aldığımız “siyasal göç” konusu da Türklerin yaşamış olduğu facialardan biridir ama binlerce feci öykülere konu olacak ağır facialardan biri…
İran Türk devletinin etnografik yapısını göz önünde bulundurduğumuzda, ülke nüfusunun en azından üçte ikisini Türklerin oluşturduğunu görüyoruz. O dönem devlet adamlarının, ülkedeki diplomatların, bilgin ve araştırmacıların ülke nüfusu hakkındaki tahminleri ve aynı zamanda ülkenin doğal, fiziksel, coğrafi yapısı; halkların nerde, nasıl, ne kadar yerleştiğini tahminî olsa da apaçık şekilde göstermektedir.
Prof. Dr. Muhammed Taki Kirişçi, “İran Türklerinin Eski Tarihi” adlı ünlü eserine yazmış olduğu geniş ön sözde, bu konuya da değinmiştir. Eserin girişinde birçok araştırmacıya dayanarak İran Türklerinin sayısının %55’in üzerinde olduğunu göstermektedir.
Türk düşmanlığıyla tanınan ünlü araştırmacı Muhammed Rıza Şüar, 1947 tarihli “Behsi Der Bareye Zebane Azeri – Azeri Dili üzerine Mübahiseler” adlı eserinin 39. sayfasında konumuzla ilgili şunları yazıyor: “Bu gün 22 milyonluk İran nüfusunun yarısından çoğunu Türk dilliler oluşturuyor”.[5] Bu, çoğunlukla Türklerin ölümüne veya ülkeyi terk etmelerine neden olan 1917-1919 kıtlığından sonraki döneme ait rakamlardı. Demek 1917 öncesi İran’daki Türkler, en azından ülkenin üçte ikisini oluşturmuşlardır.
19 ve 20 yy. başlarındaki İran nüfusu hakkında yurtdışı temsilcilerin, diplomatların vermiş oldukları farklı bilgiler de ilginçtir. Asker kökenli İngiliz diplomat Sykes (Sir Percy Molesworth Sykes – 28 Şubat 1867-11 Haziran 1945), ABD Diplomatik temsilcisi Jan Al Kaldul, Rus diplomat Subutsinski, Gilbar, Şoster, Rasel ve başkalarının 1910 tarihlerinde ülkenin önde gelen temel kentlerinin nüfusu hakkında aşağı yukarı aynı tahminlerde bulunmuşlardır.
Bu rakamlar şöyledir: Tahran Nüfusu 350 bin (ezici çoğunluk Türk), Tebriz 300 bin (Türk), Urmiye 100 bin (Türk), Erdebil 50 bin (Türk), Hoy 40 bin (Türk), Eher 40 bin (Türk), Merend 40 bin (Türk), Marağa 40 bin (Türk), Kazvin 50 bin (Türk), Zencan 40 bin (Türk), İsfahan 50 bin (Fars dilli ve Türk), Şiraz 50 bin (Fars dilli ve Türk), Kirman 30 bin (çoğunluk Fars dilli, azınlık Türk), Horasan 70 bin (Fars dilli ve Türk), Gilan 40 bin (Gilek ve Türk), Miyana 15-20 bin(Türk) olarak gösterilmiştir.[6]
O dönem İran’da var olan yüze yakın kentin çoğu Türklerin kesin çoğunlukta yaşadığı kentler olmuştur. İran’ın nüfus ağırlığı esas itibarıyla kuzey, kuzeydoğu, batı, güneybatı ve nihayet o dönem İran’ın en gelişmiş, en büyük ekonomik ve siyasi merkezi olan ve aynı zamanda ülke nüfusunun yaklaşık yarısını kendi içinde barındıran Azerbaycan eyaletinden oluşuyordu. Bu üç bölgede (kuzey doğu, kuzeybatı, güneybatı) nüfusun büyük çoğunluğunu da Türkler oluşturuyordu.
Kuzey ve kuzeydoğuda, yani Horasan’da Türklerle beraber Fars dilliler ve diğer azınlıklar yaşıyor. Batı ve güneybatı da Lorlar, Araplar, Fars dilliler, Kürtler ve büyük oranda Türkler beraber yaşıyor. O dönem İran’ın en gelişmiş büyük merkezi olan “Darül-seltene-ye Azerbaycan” ve “Darül-halife-ye Tahran” nüfusunun tamamına yakınını Türkler oluşturuyordu.
Konunun daha iyi anlaşılması için diğer bir belgeye değinmemizde yarar vardır. ABD Dışişleri Bakanı William Seward, 1866 tarihinde Kongrenin uluslararası ilişkiler toplantısında, İran’la karşılıklı diplomatik ilişkilerin kurulmasının gerekliliğini savunuyordu. Bunu İran’ın bölgedeki jeostratejik konumu ve büyük şehirlere sahip olmasıyla ilişkilendiriyordu. Seward’ın Kongreye sunduğu raporda şöyle deniliyor: “Tebriz, İran’ın en büyük ekonomik merkezi olmakla beraber, en çok nüfuslu kentidir. Darül-seltene (Grand Prince)dir, 120 bin nüfusa sahiptir. İran’da, Anadolu’da ve Kafkasya’da oldukça etkin role sahiptir. İran’ın ikinci kenti Tahran, 90 bin nüfusa sahiptir, Darül-halifedir, başkenttir.”[7]
Şimdi göçmenlerin büyük çoğunluğunun Türklerden oluştuğu ve egemenliğin Türklere has olduğu bir ülkeyi yani o dönem Türk İran’ını konuşacağız.

Göç Nedir?
Göç, “immigration”, veya göçme “emigration”, yaşamakta olunan bir ülkeden yabancı bir ülkeye uzun veya kısa süreli yerleşmek için gitme anlamındadır. Birleşmiş Milletler Teşkilatının “göç-emigration” terimi üzerine yapmış olduğu açıklama şöyledir: “Geniş anlamda bölge-coğrafya değişimi, dar anlamda yaşanılan bölgeni yaşanılması düşünülen başka bir bölgeyle değişmek demektir.” Böyle yer değişmeler temel itibarıyla uzun süreli yer değişmeler olarak kaydediliyor.[8]
İran’da önemli yurt dışı göç dalgaları temel itibarıyla son iki yy. da vuku bulmuştur. Bu son iki yüzyılı kapsayan göç dalgaları ülkede bulunan Türk nüfusunun azalmasında, etnografik yapının değişmesinde ve egemenliğin el değiştirmesinde en önemli etmenlerden biri olmuştur. Ülkenin etnografik yapısında ve egemenliğin el değişmesinde en önemli olan üç aşamalı göç dalgası şunlardır.
1. 1870-1871 açlık ve kıtlık dönemi;
2. 1917-1919 açlık ve kıtlık dönemi;
3. 1925 Kaçar Türk Devleti’nin mağlubiyeti ve sürülmesi.
Bu üç en temel faktörle beraber, diğer üç siyasal yurt dışı göç dalgası da ülkede yaşanmıştır. Burada incelenmesi gereken temel konumuz göç olduğu için, 6 dönem göç dalgasını ardışık şekilde ele alıp incelemeye çalışacağız. Bunlar, vuku bulduğu tarihler itibarıyla şöyledir:
1. 1870 açlık ve kıtlık yılları;
2. Yenilikçilik adına, esasen Türklük karşıtı bağımlı siyasal faaliyetlerden kaynaklanan 1850 – 1925 tarihleri arasındaki yurt dışı siyasal göç dalgası;
3. 1917-1919 ülke nüfusunun 9 milyonunun açlıktan ve yokluktan mahvolmasına neden olan kasıtlı açlık döneminden kaynaklanan göç dalgası;
4. 1925 Kaçar Türk Devleti’nin hazin mağlubiyeti ve yıkılmasından kaynaklanan göç dalgası;
5. Türk düşmanlığını temel alan panfarsist Pehlevi hâkimiyeti döneminde, 1925-1979 yıllarında siyasal mücadeleden kaynaklanan göçler;
6. 1979 İslam devriminden sonra siyasal faaliyetlerden kaynaklanan göçler.

Birinci Göç Dalgası:
1870-1871 kıtlık ve açlık dönemi ülke nüfusunun üçte birinin mahvolmasıyla sonuçlanmıştır. İbrahim Kızılbaş Zencani kendi hatıralarında bu açlığı şu sözlerle anlatıyor:
“Ölü en çok sevilen yağma, kan en çok sevilen yemek!
Eskimiş derileri, ayakkabıları, sapları suya sallayıp ıslatarak veya kaynatarak yumuşatıp yemekle açlık gideriliyordu. Şehirde at, katır, eşek eti bir tarafa, köpek ve kedi eti yenilmeye başlanmıştı. Bazı yerlerde insanlar açlıktan bir birinin etlerini yemeye koyulmuşlardı. İlk dönemde açlıktan ölenleri ahali toplanıp kendileri yıkayıp kefenleyerek gömüyorlardı. Ama sonraki yılın kışında kimsede toprak kazmaya, defin ve kefen parası toplamaya güç kalmamıştı. Ölenler; öldükleri yerlerde sokaklarda kalıyor, çürüyor, vahşi hayvanlara yem oluyorlardı. Sokaklarda köpekler tarafından yenilmiş, leş kokan sayısız ceset bulunuyordu. Köyler arası yollarda açlıktan ölmüş sayısız kadınlar, çocuklar, yaşlılar, genç insan cesetleri ardışık dizilmişti…”[9]
Şeyh İbrahim Kızılbaş kendi hatıralarında, bu açlık yılını bu şiirle kayıtlara almıştır:
“Gerani ke Adamkhari bab gaşt (pahalılıktan insan etinin yenmesine başlanılan yıl)
Hezar o Divist ast o haştat o haşt” (Hicri Kamerî 1288’dır.)[10]
Şeyh; ülke nüfusunun üçte birinin ya açlıktan öldüğünü ya da ülkeyi terk ederek Kafkasya’ya, Horasan üzerinden Orta Asya’ya ve ya Anadolu’ya göç ettiklerini yazmıştır.[11]
İngiltere’nin 1859-1860 yıllarında İran’daki temsilcisi General Sir Henry Rawlinson ülke nüfusunun 1850’lerde 10 milyonun üzerinde olduğunu kaydetmiştir. İngiltere’nin İran’da görev yapmış ünlü diplomatlarından Lord George Nathaniel Curzon (1859-1925) ise 1873 tarihinde ülke nüfusunun açlık ve yoksulluktan, 6 milyonun altına düştüğünü yazmıştır. Aynı zamanda ünlü tarihçi ve sosyolog Gilber 1871 kıtlığında ülke nüfusunun 1 ila 1,5 milyonun mahvolduğunu veya Anadolu’ya ve Kafkasya’ya göçerek ülkeyi terk ettiğini yazıyordu. Buna örnek olarak 1870-1871 yılındaki açlık döneminde güney İran’da yerleşen Kaşkayların 60 bin aileden 12 bin aileye düştüğünü gösteriyor.[12]
O dönemin en feci olayı, 9-10 milyon nüfusu olan bir ülkenin üçte birinin yani yaklaşık 3 milyon insanının şu veya bu şekilde yok olmasıdır.
İki milyona yakın insan açlıktan ölmüşse bir milyonun üzerindeki Türk topluluğu da Horasan üzerinden Orta Asya’ya, Anadolu’ya özellikle Erzurum bölgesine ve Kafkasya’ya göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu feci olayın baş verdiği dönemde yani 1870 tarihinde meydana gelen en önemli siyasal olay ise ‘Sistan’ bölgesinin doğu kısımlarının Afganistan hâkimiyetine resmen devredilmesidir.[13] Başka bir deyişle bu bilerek türetilen açlık; Afganistan’da İngiltere ordusuyla savaşan Azerbaycan ordusunun, özellikle kara süvarilerinin yenilmesine ve o bölgeyi İngiltere’nin himayesine terk etmek zorunda kalmalarına yol açmıştır.
Aynı zamanda burada kaydetmem gerekiyor ki, Şeyh İbrahim Kızılbaş Zencani kendi hatıralarında bu kıtlığın arkasında direkt İngiltere’nin Hindistan hâkimiyetine bağlı tacirlerin durduğunu yazmıştır.[14] Kızılbaş’a göre Hindistan üzerine çalışan tacirlerin gıda ürünlerini yüksek fiyatla alıp, Hindistan’a çıkartmalarıyla bu açlığın daha artık ağır sonuçlar doğurması sağlanmıştır.

İkinci Göç Dalgası:
Yenilikçi-teceddütçüler adıyla ortaya çıkan, siyasal faaliyetlerden kaynaklanan göçler, temel itibarıyla 1850-1925 yıllarında vuku bulmuştur.
Kaçar Sultanı Mirza Fetheli Şah 1800’lerin başlarından itibaren Müslüman Türkler arasında ayrışmalara son vermek için bir takım olumlu ve kapsayıcı adımlar atmıştır. Bunlardan biri Hıristiyan Ruslarla savaş hâlinde bulunan Kaçar Türk Devleti’nin, kardeş Osmanlı Türk Devleti ile mezhep üzerinden var olan sorunların giderilmesi ve yakınlığın sağlanması için atılan başarılı adımlarıydı.
Şii din hadimlerinin bu karara olumlu bakmayacaklarını anlayan Fetheli Şah “Şeyhiye” tarikatı üzerinden bu siyasetini yürürlüğe koymayı tercih etmiştir. Bu siyasal kararını Şeyh Ahmet İhsayi’yi Şii din hadimlerinin karşısında güçlü konuma getirmekle uygulamaya çalışmış ve bunu başarmıştır. Şeyh Ahmet İhsayi’nin vefatından sonra Seyit Kazım Reşti ve onun vefatından sonra kendi damadı Muhammed Kerim Han Kaçar’ın Şeyhilik tarikatı üzerinden ülkenin dini işlerini yürütmeyi başarmıştır.[15]
Bu dönem Kaçar – Osmanlı ilişkilerinde iyileşme müşahede edilmiştir. Bu siyasetten hoşnut olmayan Hindistan Britanya Hâkimiyeti, İran’ın güneyinde bir takım mezhepsel ayrışmalara neden olacak siyasal tavır sergilemeye başlamıştır. Toplum-devlet ilişkilerinde bazı siyasal ayrışmalara ve ihtilafların artmasına zemin hazırlayacak olayları yine din ve mezhep üzerinden işlemeye başlamışlardır.
Mezhep üzerinden yapılan çalışmalar sonucu hicri kameri 1260 – m. 1844 tarihinde Fars dillilerin ağırlıkta yaşadıkları Güney Sahra bölgesinde Ali Muhammed Bab’ın “Bab Tarikatı” davasını başlattığını duyurmasıydı. Babcılık başlar başlamaz toplumu karşı karşıya getirmek maksadıyla Buşehir, Şiraz, Yezd, sonra Kazvin ve Zencan gibi iki büyük Türk kentinde de oldukça ağır isyanların çıkartılmasına sebebiyet vermişlerdir.
Fetheli Şah’ın (m. 1772 – 1834 / h.ş. 1151 – 1213) vefatından sonra, kendi torunu, Abbas Mirzanın oğlu Mirza Muhammed Şah (m. 1807-1848 / h.ş. 1186-1227) tahta oturmuştur. Mirza Muhammed Şah’ın 14 yıllık egemenliği dönemi en ağır isyanların başkaldırdığı dönem olarak karakterize edilmektedir. Mirza Muhammed Şah’ın vefatından sonra, oğlu Nasireddin Şah (m.1831 – 1896 / h.ş. 1210 – 1275) Tebriz’de oluşturduğu devlet kabinesiyle beraber, Tahran’a giderek orada 20.09.1848 tarihinde tahta oturmuş ve daha güçlü bir konumdan babası Feteli Şah’ın siyasetini sürdürmeye başlamıştır. Nasireddin Şah ve sadrazamı “Amir Kebir” oldukça iyi anlıyorlardı ki Türk devletinin ayakta durabilmesi için bu din ve mezhep üzerinden toplumu karşı karşıya getirmeyi amaçlayan Hindistan’daki Britanya hâkimiyeti tarafından haince oynanan korkunç oyunların önüne geçmek elzemdir, kaçınılmazdır, gereklidir.
Babcılar isyana başlar başlamaz, yandaşlarını ülkenin aşağı sınıfından aldıkları taraftarlarla değil, aksine ülkenin güneyli yüksek zümresinden aldıkları taraftarlarla güçlenmeye başladılar. Babcılar güneyde bulunan Fars kökenli Zerdüştler, Türk kökenli gizli Museviler ve özellikle Hindistan’da yaşayan Türk-Arap düşmanlığıyla bilinen Zerdüştlerin ve Mecusilerin direkt himayesiyle çoğalmaya ve güçlenmeye başlamışlardır. Babcılık ve Bahaiciliğin ülkede güçlenmesi toplumu karşı karşıya getirmekle beraber toplumla devlet arasında ayrışma ve zıtlığın yaranmasını da amaçlayan bu siyasetin arkasında doğrudan Hindistan Britanya hâkimiyetinin İran’la ilgili gizli güvenlik temsilcisi Manekci Hateria duruyordu. Manekci 1854’den 1890 yılına kadar bu projenin asıl yöneticisi olarak görev almıştır.[16]
Babcılar ülkede 1840’lardan itibaren terör estirmeye başladılar. Ünlü kişilerden “Feridun Ademiyet”, kendi eserinde Mirza Hüseyin Ali Bahaullah grubunu “Mir Gazap” ve “katiller sürüsü” olarak kaydeder.[17] Babcılar önce güneyde art arda devlet görevlilerinden birçoğuna terörist saldırılar düzenlemeye başladılar ve Sadrazam Emir Kebiri öldürmeye kalkıştılar. 15 Ağustos 1852 tarihinde Sultan Nasireddin Şaha yönelik başarısız suikast eyleminde bulundular. Bu başarısız terör eylemlerinden sonra Nasireddin Şah’la Sadrazam Amir Kebir, Babcılara sert şekilde karşı koymaya başladılar. Amir Kebir az zamanda Ali Muhammed Bab başta olmak üzere diğer yandaşlarını tutuklatarak hepsini idamla cezalandırdı.[18]
Bu olaydan hemen sonra 1868’de Hindistan Britanya hâkimiyetinin müdahalesiyle Ali Muhammed Bab’ın halefi Mirza Hüseyin Ali Nuri Baha (Bahai tarikatı ismini buradan alıyor.) ve yandaşlarının Osmanlı toprakları sayılan Eka Limanı’nda (Bugün İsrail’dedir.) yerleşmeleri sağlanmıştır. Bahailer Osmanlı egemenliğindeki Filistin’e yerleştikten sonra gizli servislerle ilişkileri günbegün artmış ve Türk düşmanlığına dayanarak her türlü hainliği yapmaya başlamışlardır.
Bahailer İran’da Kaçar Türk Devletine karşı çeşitli adlarda, özellikle yenilikçilik adı altında isyanlar çıkartıyorlardı. Diğer taraftan birinci dünya muharebesi döneminde bir casusluk ağı kurarak Osmanlı Devleti’ne karşı Britanya lehine sistemli casusluk faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Bundan haberdar olan Osmanlı Harbiye Nezareti Eka merkezini dağıtmayı ve Bahailerin cezalandırılmasını planlasa da Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlının mağlubiyeti ve çökmesi, bunu genç Cumhuriyetçilere unutturmuştur.[19]
Ali Muhammed Bab idam edildikten sonra büyük Türk devlet adamı Amir Kebir Bahailerin terörist faaliyetlerine maruz kalmıştır. Ardışık devam eden terör eylemleriyle beraber Babcılar-Bahaîler ve ya Bahaîler-Ezeliler diye ikiye ayrışmışlardır.
Bunlar, İran’ın eski Fars kimliğini ön plana taşımakla hem İslam’ı hem Türklüğü ayak altına almayı ve İngiltere’nin doğrudan yönlendirmesiyle faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Sanki Türkler İslam dinini kabul ederek Araplarla beraber büyük pers uygarlığını dağıtmışlar, mahvetmişlerdir. Böyle bir yaklaşımla adını “yenilikçi” koymuş oldukları terör ve vahşet saçan ayrılıkçı faaliyetlerini sürdürüyorlardı.
Bu vahşi ve katil grubun içinden çıkan sözde aydın ve siyasilerin çoğu sonraları yenilikçi-modernist adı altında, aslında ise İslam-Türk karşıtı merkezlerin yönetici kişileri hâline geldiler. Bu faaliyetlerin fiilî merkezinde Hindistan Zerdüştleri ve Mecusileri duruyordu. Yüzlerce Türk-İslam karşıtı Hindistan Mecusisinin, Mr. Manekci tarafından çeşitli Türk bölgelerine sevk ettirilmesi ve yerleştirilmesiyle Türk-İslam karşıtı faaliyetlerini orada sözde aydın ve teceddütçü-yenilikçi adı altında devam ettirmişlerdir. Türk bölgelerinde sözde tecedüdçü ve aydın görünümüyle uyduruk eski Fars uygarlığını Türk-İslam değerlerine karşı gündeme taşıyan sözde aydınların etnik kökenlerinin mutlaka araştırılması gerekiyor. İran ve Güney Kafkasya’da bulunan bu sözde aydınların büyük çoğunluğu; kökeni Türk ve Müslüman olmayan, günümüz Hindistan’dan Manekci tarafından bulunduğu bölgeye aileleri ile beraber sevk ettirilmiş, kökü belli olmayan casus grupların üyeleri olmuşlardır.
Meşrutiyet döneminde İran Fars milliyetçiliğinin önde gelen temsilcisi Zeynel-Abidin Marageyi, İran Fars milliyetçi Liberalizminin esas temsilcisi Ermeni kökenli Mülküm Han’ın devamı olan Talibof (Talibzade) ve Mirza Ahunzade ve çevrelerinin ve başka ünlü modernistlerin kökenlerinin mutlaka araştırılması gerekmektedir.
Bahailerle Ezeliler; bütün ihtilaflarına rağmen İran’ın en ciddi Mason topluluğu olan “İran Uyanış Locası’nı, Mr. Manekci Hateria’nın yürüttüğü göreve atanmış Şapur Reporter’in talimatıyla 1907 tarihinde kurmuşlardır.[20] Feridun Ademiyet kendi eserinde bu Bahailerin Müslümanlara karşı nefretlerini şöyle izah ediyor: “Bunlar, yani Bahaîler-Babcılar çok vahşi bir tavırla almış oldukları esirlerin ellerini kesip diri diri ateşe atıp yakıyorlardı…’[21]
Ayeti, “Süphi, Payam-e Pedar” adlı eserinin 227. sayfasında Türklerin ve İslam’ın karşıtı olan bu Bahailerin huy ve niteliklerini İzeydi-İzedi-Yezidi[22] Kürtlerle kıyaslayarak şöyle yazıyor: “Bunlar İzeydi Kürtler gibi kültürsüz, bedevi, vahşi, kan içen ve acımasızdırlar. Korktuklarına boyun eğip köle olur, korkmadıklarına maazallah Allahlık etmeğe kalkarlar…”[23]
Bahailer 1916 (h.ş. Şehriver 1295) tarihlerinden itibaren ülkede terör dalgası estirmeye yeniden şiddetli biçimde başlamışlardır. Bu terör dalgası 4 yıl planlı şekilde, yani 21 Şubat 1921 (03.12.1921) Rıza Han adına İngiliz darbesine kadar devam etmiştir. Darbeden sonra 4 yıl içinde, yapılan toplumsal psikolojik mücadele beklenen sonuçları doğurmuştur. Nitekim Kaçar Türk Devleti yenildi ve İngiltere’ye tam bağımlı sömürgeci Fars Pehlevi Devleti 1925 tarihinde kurulmuş oldu. İran’da Kaçar Türk Devleti’nin yenilmesinde ve sözde Pers Pehlevi Devleti’nin kurulmasında Bahailer eylemsel olarak en büyük cinayetleri işlediler. İngiltere, Bahai tarikatını ölüm makinesi olarak yüksek zümreye ve Kaçar Türk Devleti’ne karşı kullandı.
İran’da yenilikçi mücadele yolunun siyasal çizgilerini maalesef 19 ve 20 yy. başlarında İngiltere’nin çıkarları doğrultusunda, Hindistan Zerdüştlerinin öne sürdükleri Bahailer ve Babcılar belirlemişlerdir. Bunun içinde yenilikçilik sloganları sonuç itibarıyla ülkeye ve gerçek meşrutiyetçilere hep hüsran ve mağduriyet yaşatmıştır. Çünkü asıl maksat demokratik, hukuki, seküler bir cumhuriyetin kurulması değildir. Türk-İslam düzenini mahvetmek ve İngilizlerin çıkarları doğrultusunda gerekenlerin yapılmasıydı. Bu arada Zerdüştlerin ve Hindistan’dan sevk ettirilmiş Mecusilerin Türk Müslüman iktidarına karşı besledikleri kin ve nefret duygularını gidermek için türetmek istedikleri vahşilik ve feci olaylara zemin sağlanmıştır.
Bütün bağımsız yenilikçi-modernist siyasetçiler, yenilikçi davanın sonunda hem 1906 tarihinde – Meşrutiyet’in ilanı döneminde, hem de Meşrutiyet sonrası 3. dönem Millî Meclisin Muhammed Ali Şah tarafından kapatılması döneminde yukarıda söylediğimiz şekilde gerçekleri itiraf etmişlerdir. [24]
İran’da Birinci Dünya Savaşı döneminde 1915 tarihinde, ülkeyi işgal eden Rus-İngiliz kuvvetlerine karşı kurtuluş bildirgesini yayan Geçici Millî Hükûmetin yetkili kişileri, Osmanlı Türkleri ve Almanlarla birlikte yürümeyi planlamalarına rağmen yapabilecekleri çok bir şey olmadı. İlk önce Kum’da kurulan bu Geçici Millî Hükûmet, Kum’un işgali ardından Kirmanşah’a, sonra ise Osmanlı topraklarına – Bağdat’a, Kazemeyn’e ve sonunda İstanbul’a taşınmıştır. Geçici Millî Hükûmet, 6 ay süre İstanbul’da bulunmuştur. Bu hükûmetin yaptıkları, Bağdat’ta yayımladığı bir kaç bildirgenin ötesine geçememiştir. İstanbul’da ise yaptıkları en önemli iş, 3 Mart 1918 tarihli uluslararası Brest-Litovsk Konferansına katılmaları olmuştur. Sonunda bir bildirgeyle Geçici Millî Hükûmetin sona erdiğini belirterek faaliyetlerine son vermişlerdir. 1919 yılı Paris Konferansı’na katılmak üzere İstanbul’da bulunan dönemin dışişleri bakanı ünlü Bahai ailesine mensup İngiliz ajanı, Türk karşıtı sinsi projelerin asıl yöneticilerinden biri olan Muhammed Ali Furugi’nin[25] ve yandaşlarının devlet adına maddi yardımıyla millî hükûmete bağlı göçmenlerin ülkeye dönüşlerinin sağlandığı belirtilmiştir.[26] Başka bir deyimle bu Geçici Millî Hükûmeti kuranlar, sonunda Kaçar Türk Devleti’nin çökmesini yeni bir kuruluşun kurulmasını kaçınılmaz kıldığına ikna edilerek mücadeleden vaz geçirilmişler ve teslimiyetçi siyaset takip etmişlerdir.
Meşrutiyetçi ve yenilikçi dava adamlarının önde gelen isimleri Tebrizli Mirza Kasım Han, Nizamül-seltene, Müderris, Terbiyet, Takizade, Sattar Han, Bakır Han, Ayetullah Behbehani, Ayetullah Tabatabayi, Ayetullah Şeyh İbrahim Kızılbaş Zencani ve diğer bir çoğu bir ağızdan: “Bize döneklük yaptılar! Biz bunun için savaşmıyorduk, biz bu sonucu istemiyorduk! Bize hainlik ettiler! Elimizdeki evimizi (Kaçar Türk Devleti’ni ev tabir ediyor.) kendi elimizle yıktırdılar. Yenisini kurmak peşindeydik ama bu durumda bu güçsüzlükle bunu yapamayacağımızı asla düşünemedik, anlayamadık…”[27]
Evet! 1800’lerden 1920’lere kadar siyasal sorunlardan kaynaklanan yurt dışı göçler temel itibarıyla yenilikçilik üzerinden başlatılan dava ile alakalı olmuştur. Bu göçler, esas itibarıyla Hindistan Britanya hükûmetine sığınmalarla başlamış, sonra Kafkaslar’a, Osmanlı topraklarına sığınmalarla devam etmiştir. Avrupa’ya, Osmanlı topraklarına, Kafkaslar’a ve Orta Asya’ya sığınmış Bahailer ve diğer İngiliz ajanları büyük çoğunlukla 21 Şubat 1921 darbesinden sonra Rıza Han tarafından İran’a getirildiler ve Bahailikleri saklı tutularak devlet makamlarına yerleştirildiler ve ilk başta yeni kurulan devleti çoğunlukla gizli Bahailer yönetmeye başladılar.
Kaçar Türk Devleti’nin yenilmesinde, toplumda Türklük ruhunu ve İslamiyet’i zayıflatmakta, ezmekte, iktidarsızlaştırmakta Bahailik adı altında Hindistan Mecusileri, köken Türk olan yerli Museviler, Şiraz-Yezd-Kirman Zerdüştleri oldukça büyük rol oynamışlardır.

Üçüncü Göç Dalgası:
Bu; 1917-1919 arasında ülke nüfusunun 9 milyonunun açlıktan yok olmasına yol açan, bilerek türetildiği iddia edilen açlık döneminden kaynaklanan göç dalgasıdır. Bu açlık ve yokluktan kaynaklanan kıyım sırasında ülke nüfusunun kesin çoğunluğunu oluşturan Türklerin büyük oranda yok olması, büyük bir ulusal faciadır. Bu açlık ve kıtlık, ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan Türklerin büyük oranda yok olmasına ve Kaçar Türk Devleti’nin çökmesinde en etkin faktör olmuştur.
20 milyon nüfusu olan bir ülkede 9 milyonun açlıktan ölmesine, sürülmesine, göç etmesine yol açan bu facia; biz Türklerin asırlarca süren egemenliğimizi ve ülkedeki kesin çoğunluğumuzu, yöneticilik kabiliyetimizi yitirmemizde, yönetici iken yönetilen durumuna düşmemizde, egemen iken sömürülen halk durumuna düşmemizde, vahşi kıyıma tabi tutulmamızda büyük rol oynamıştır. Bu facianın doğrudan İngiltere tarafından tertip edildiği belgelerle sabittir.
Babcılıkla-Bahaicilikle, Hindistan kökenli Zerdüştlerin İran’a sevk ettirilmesiyle, bir sıra önde gelenlerin Bahaileştirilmesiyle, Türk-İslam’a karşı uyduruk eski Pers tarihini gündeme taşımakla yeni bir nifak ve düşmanlık peşinde olan İngiltere; son darbesini 1917-1919 tarihleri arasındaki açlıkla ülkenin resmî temsilcisi Kaçar Türk Devleti’ne ve yenilikçi-meşrutiyetçi muhalefete vurmuştur. Bu faciada ölen insanların çoğunluğunun Türk olduğu kanısındayım. Bunu ayrıca bir inceleme konusu olarak çalışmak gerekiyor.
Bu unutturulmaya çalışılan, sadece yaşlı neslin hatıralarında var olan açlığı, kıyımı; USA-NARA’nın (USA National Archives And Records Administration) verilerine dayanarak 2003 tarihinde ‘The Great Famine And Genocide İn Persia 1917-1919” adlı kitabıyla dünya gündemine taşımaya çalışan ABD yurttaşı Dr. Muhammed Goli Maced olmuştur.[28]
Yazarın söylediğine göre bu kitabın ABD’de basılması o kadar da kolay olmamıştır. Bu kitabın gündeme gelmesi uzun süre MI6’in gerçekleri saklayarak bilgi çarpıtma yolu ile yazdırmış olduğu uyduruk İran tarih anlayışını altüst ediyordu.[29] ABD’nin devlet arşivindeki çok önemli birinci elden belgelere dayanılarak yazılmış olan bu eser, İran tarihi için oldukça önemli bilgiler içeriyor. Maalesef bu eser ne dünyada ne de İran’da gerektiği kadar yankı bulmamış ve gündeme taşınmamıştır. Aksine gündemden çıkarılmasına çalışılmıştır. İlginç tarafı şu ki bu 10 yıl içinde bu kitaba olan eleştiriler çok az ve sıradan olmuştur. Bir kere kitabın gündeme taşınmaması için üzerine gidilmemiştir. Üzerine giden ve eleştirenler ise hep bir ağızdan “Niçin yalnız ABD-NARA arşivine dayanılarak yazılmıştır, niçin İngiltere arşivine başvurulmamıştır, diye eleştirilmiştir?” demektedir.
Dr. Muhammed Goli Maced ise bu yersiz eleştirilere: “Ben Britanya’nın ‘İntelligence Service’ merkezine yazılı olarak başvuruda bulundum. Maalesef yetkililerin verdiği olumsuz yanıt üzerinden o arşivden yararlanmam mümkün olmamıştır. İntelligence Service’in açık şekilde incelemek istediğim yıllara ait belgelerin 50 yıl süresince yani 2052 yılına kadar arşivde saklı tutulacağını belirtmişlerdir.” diye cevap vermiştir. Sizce o araştırılması ve incelenmesi gereken yıllara ait dosyalarda daha bilmediğimiz neler var acaba diye düşünmek gerekmiyor mu?[30]
Bizim kanımızca, Müslüman Türk milletinin, bir Türk egemenliğinin yok edilmesi, esarete alınması, uyduruk bir Fars düzeni kurmak için büyük facialar işlenmiştir. Hâlâ bu kurulmuş ağ üzerinden aşağı yukarı aynı düzen yürümektedir. 100 yıl önce yaşanmış facialara dayalı belgelerin şimdiye kadar saklı tutulması ve 50 yıl arşivde bekletilmesinin nedeni bu olsa gerektir.
Bu eser; ABD’li John Lawrence Caldwell, İngiliz Sir Percy Molesworth Sykes ve diğer devlet temsilcilerinin, dinî misyonerlerin ve bazen Lionel Charles Dunsterville gibi İngiliz generallerin hatıralarına ve İran’daki duruma bağlı gündelik raporlarına dayanıyor. Raporlardan bir kaçına içerik itibarıyla değineceğiz.
Birinci Dünya Savaşı’nda İran tarafsız olduğunu belirtmesine rağmen Ruslar ve İngilizler ülkeye sokuldular. Ermeni birlikleri galip güçlerin doğrudan yardımıyla Batı Azerbaycan bölgesinde Müslüman Türklere karşı feci ve dehşet verici kıyıma başladılar. Ülkede önce işgalci Rus ordusuyla yerli halk, sonra Osmanlılarla Ruslar savaşa girdiler. Ülkedeki gıda azlığı, 1917 sonbaharında kıtlığa dönüştü. 1917 baharında Osmanlılar, ardından da Ruslar ülkeyi terk ettiler. Ülkede kıtlık başladı. Kıtlık başlarken ülkede kalan yalnız İngiltere ordusuydu. Bu ordu gıda azlığına aldırmaksızın yüksek fiyatla bütün ülkedeki gıda ürünlerini alıp ülkeden çıkarmaya başladı. Ülkeye gıda getirilmesi yerine, gıdaların alınıp çıkarılmasına çalışıldı. Diğer taraftan İngiltere; imtiyazlı mevkiine dayanarak Hindistan’dan, Osmanlı topraklarından ve ABD’den gıda getirilmesine izin vermedi. Nitekim ülkede büyük bir açlık faciası her yeri bürüdü.[31]
Şoster ve Rus kaynaklarına göre 1910 tarihinde Tahran nüfusu 350 bin kişi ve 1917 tarihinde 400 bin kişi olduğu hâlde 1920 tarihinde kentin nüfusu 200 bin kişiye düşmüştür.[32]
Sykes, 1918 Ekim’inde Şiraz’ın 50 binlik nüfusunun beşte birinin, yani 10 bin kişinin öldüğünü yazıyor.[33]
Viat Southard, Nisan 1918 tarihinde yazıyor: “Caddenin kenarında yürüyen sayısız çıplak ve yalınayak çocuklar görüyoruz. Derileri yıpranmış, renkleri solmuş, kemik ve deriden oluşan çocuklar… Gidiyorlar… Nereye gittiklerini bilmeseler de düşe kalka yürüyorlar… Cadde kenarlarında düşenler çoktur… Kargalar, ölü çocukların fal taşı gibi açılmış ve şişe gibi parlayan güzlerini didikleyerek kazıyorlar…”[34]
“…Hemedan’da insanlar insan eti yemeye başlamışlar…”[35]
İngiliz gazeteci Danahu, 5 Nisan 1918 tarihinde İran’a girerken gördüklerini yazıyor: “Sınır ötesinde İran’ın bu açlık, yokluk ve ekonomik krizi hakkında çok şeyler duymuştum… Ama şimdi gözlerimle görüyorum ve bunun ne kadar ağır, vahşice ve ölümcül olduğunu görüyorum ve şimdi açlığın ne olduğunu anlıyorum… Caddenin kenarında düşüp kalan sayısız insan var… Çoğu yaşlı kadın ve erkek… Ölmüşler… Çürümüşler… Kurumuş parmaklarının arasında sıkışıp kalan otlar vardır… Bu otlarla açlığın önüne geçmeye çalışmışlar galiba…”[36]
“Yalın ayak ve çıplak insanlar… Yürüyorlar cadde kenarında… Gözleri batık, deri ve kemikten oluşan yaratıklar… O kadar da insana benzemiyorlar… Cadde kenarında, dört ayaklı sürüne sürüne gidiyorlar…”[37]
Tahran’da durum iyileşmeye doğru gidiyor: “Büyük Sultan Ahmet şah kendi makamına ait bütün gıda depolarını en ucuz fiyatla yeni atanmış Belçikalı gıda müfettişine vermiştir. Sultanın bu hayırsever hareketi sorunların giderilmesinde çok yardımcı oldu ve aynı zamanda ABD’li yardımseverlerin de büyük yardımları dokunmaktadır.”[38]
Kaldul yazıyor: “Ülkenin birçok yerinde açlık ve yokluk atlatılsa da hâlâ Azerbaycan’da açlık şiddetle devam ediyor. Açlık Azerbaycan’da 1919’un sonlarına kadar devam etmiştir.” [39] O zaman Azerbaycan bu günkü Azerbaycan’ın 4 katı büyüklüğündeki araziyi kapsıyordu.
Bütün veriler incelenerek 1917 tarihinde ülke nüfusunun 20 milyon olduğu belirtiliyor. Bu sayı iki yıl kıtlık ve açlıktan sonra yani 1920 tarihinde nüfusun 11 milyona düştüğünü gösteriyor. 9 milyon insan ya helak olmuş ya da ülkeyi terk etmiştir. Bu açlık döneminde ve hatta açlık sonrası Türk bölgelerinden Kafkaslar’a, Anadolu’ya ve Horasan üzerinden Orta Asya’ya toplu göçler olmuştur. Bunu biz Kafkasya edebiyatında da Anadolu’da da görüyoruz. Azerbaycan’ın “O olmasın, bu olsun.” sinema filmindeki hamal ve diğer figürler, İran’daki bu açlıktan dolayı oralara kaçan nesli canlandırıyor.[40]
Hatırlatalım ki bu dönem Tahran nüfusunun çoğunluğu Türklerden oluşuyordu. Kesin bir Türk kentiydi burası. Kısacası söyleyelim ki bu kıtlık İran’ın en büyük Türk kentlerinin nüfusunu mahvetti. Rıza Pehlevi döneminden itibaren Sahra bölgesindeki Fars dilliler İran’ın bu Türk – Tahran ve çevre bölgesi, Horasan, Erak, Hemedan, Kum, Kazvin ve diğer kentlerine sevk ettirilerek Türklerin aleyhine etnografik yapının değiştirilmesine çalışılmıştır ve büyük oranda başarılı da olmuşlardır. Mesela bu gün Tahran ve çevresindeki Türklere gelme deniliyor. Fars dilliler ise yerli topluluk olarak karakterize ediliyor. Bu, İran’da Türk’ün büsbütün mahvedilmesine ve egemenliğinin tam kırılmasına yönelik bir açlık, bir kıtlık olmuştur.

Dördüncü Göç Dalgası:
Bu, 1925’te büyük bir soykırımdan çıkan ülkenin mağrur (eğilmez, dik başlı) ama mağdur duruma düşürülmüş Kaçar Türk Devleti’nin sürülmesinden kaynaklanan göç dalgasıdır. Bu göç dalgasına paralel olarak sürdürülen siyasal süreç, İran’da en üst rütbeli etkin şahsiyetlerin, yüksek ve liyakatli diplomatların ve cesur ordu komutanlarının feci şekilde katledilmesi, sürülmesi ve hükûmetten uzaklaştırılmasıyla sonuçlanmıştır. Bu siyasi göç dalgası, biz Türklerin üst düzey siyasal göç dalgası olmuştur. Maalesef millî tarihimizde çok büyük öneme sahip bir facia öyküsü olan bu siyasi göç dalgası, tam unutturulmaya çalışılmış ve bu da başarılmıştır.
Kaydetmek gerekiyor ki Kaçar Türk Devleti İngiltere ve Rusya’ya karşı mücadelede hiç geri oturmadı. Nasireddin Şah 1 Mayıs 1896 tarihinde Tahran’da bir terör saldırısında öldürüldü. Muhammed Ali Şah 15 yıl yurt dışında siyasi mücadele hayatı yaşadıktan sonra 1925 tarihinde İtalya’da (San Remo kentinde) başı kesilerek öldürüldü. Sultan Ahmet şah 1929 ve Sultan Mirza Muhammed Hasan ise 1942 tarihlerinde Paris’te öldürüldü. Yani Kaçar Türk Devleti’nin son 5 Sultanından 4’ü terörle ortadan kaldırılmıştır. Muzaffereddin Şah’ın ise şüpheli biçimde hastalığından dolayı öldüğü kaydedilmektedir.
1925’te Kaçar Türk Devleti, başta sultan Ahmet şah (D. h.ş. 1276/m. 1897 Tebriz – Ö. h.ş. 1308/m. 1929 Paris) olmakla diğer dava arkadaşları büyük çoğunlukla ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardır. Ahmet Şah ve dava arkadaşları İngilizlerin yapmış olduğu bu darbeyi ve ürettikleri cinayetleri göz ardı etmeyip ona rakip görünen Fransa devletine göç etmişler ve orada, Ahmet Şah “Sürgünde Kaçar Devleti”ni devam ettireceğini, bu vahşi müdahaleye sessiz kalmayacağını ve siyasal mücadelesini sürdüreceğini kesin bir dille beyan etmiştir. Maalesef Ahmet Şah 32 yaşlarında iken 1929 tarihinde Fransa da sıradan ölüm süsü verilerek ortadan kaldırılmıştır.
Paris’te Ahmet Şah’tan sonra, Veliaht Mirza Muhammed Hasan (D. Tebriz h.ş. 1278/m. 1899 – Ö. Paris h.ş. 1321/m. 1942) “Sürgünde Kaçar Devleti”nin sultanı olarak 1929 tarihinde tahta oturmuştur.[41]
Mirza Muhammed Hasan Şah Şehriver 1320 – Ağustos 1941 tarihinde Rusya ve İngiltere’nin İran’a askerî müdahalesi döneminde ülkeye döneceğine ve Kaçar Devleti’nin yeniden ayağa kalkmasına ilişkin bildirgesini uluslararası basına sunmuştur. Bu bildirgenin yayımlanmasından bir süre sonra Sultan Mirza Muhammed Hasan Şah Fransa’daki evinde ölü bulunmuştur.[42] Kaçar Sülalesinin sonuncu El (İl) Başkanı 2012 tarihinde Avrupa’da vefat etmiştir.

Beşinci Göç Dalgası:
Bu; Türk düşmanlığını temel alan Farsçı faşist Pehlevi hâkimiyeti döneminde, 1925-1979 yılları arasında siyasal mücadeleden kaynaklanan göç dalgasını içermektedir.
Rusya ve İngiltere arasında yapılan 1907 tarihli İran’ı Taksim Antlaşması ve bunun devamında darbe hâkimiyetinin başbakanı Seyyed Ziya’nın katılımıyla Moskova’da imzalanan 26 Şubat 1921 Sovyetler Birliği-İran İş Birliği Antlaşması, ülkeyi siyasal düşünce olarak bölmüştür. Bu ayrışmalar, İran’daki güçlerin ekonomik ve jeostratejik çıkarlarına bağlı olarak ortaya çıkan karşı durmalar ve ideolojik tavır almalarla daha da belirginleşmiştir.
O dönem İran’da siyasal ayrılıklar esas itibarıyla 3 kesimden oluşuyordu:
1. Çar Rusya’sı ve onun hukuki mirasçısı olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ne bağlı kesim yani sosyalistler, komünistler ve bazı çıkarcı çevreler;
2. İngiltere ve onun müttefiklerine bağlı mezhepsel kesimle beraber Panfarsist ve Türk düşmanlığı yapan liberalist kesimler;
3. Kaçar Devleti’nin yenileşmesini, güçlenmesini ve Osmanlı Devleti’yle ittifak yapmasını savunan devlet adamları, bazı önemli çevreler ve gerçek Türk aydın ve din hadimleri.
Kaçarların çökmesi, Osmanlının mağlubiyeti ve Kaçarlarla aynı acı ve feci talihi yaşaması, üçüncü kesimin mağlubiyetine neden olarak siyaset meydanından çekilmeleriyle sonuçlandı. Bu kesim temsilcileri çoğunlukla ister yurtiçinde isterse yurtdışında olsun siyasetten dışlanarak etkisizleştirildiler. Mücadeleden yana olanlar ise feci şekilde ortadan kaldırıldılar.
İran’ın siyasal hayatında en etkin kesim, birinci ve ikinci kesimlerdir. Bu iki kesimin davasında Türklük yer almaz. İran Şii-Fars kimliği ön plandadır. Türklük inkâr edilir. Çünkü Rusya ve İngiltere çıkarlarını bunda görüyorlardı. Hatırlatalım ki Rusya ile İngiltere; bütün ikili ihtilaflara rağmen 1806 tarihinde gizli şekilde imzalamış oldukları antlaşmada, Orta Asya’da, Hindistan’da, Kafkaslar’da ve özellikle İran’da Türk egemenliğine son vermek için beraber yürüyeceklerini taahhüt etmişlerdir. Bu Türk egemenliğine karşı birliktelik, İran üzerinde 1990’lara, SSCB’nin dağılmasına kadar aşağı yukarı aynı çizgide devam etmiştir. İran’daki siyasi mücadele hâlâ temel itibarıyla bu iki gücün arasında devam etmektedir.[43]
1925’ten 1991’lere kadar Türklüğün inkâr edildiği İran’da ya Rusya güdümlü “Fars temayüllü sosyalist” olmak, ya aksine Batı yanlısı “liberalist Farsçı” olmak ya da bu iki siyasi çizgiye paralel olarak Farsçılığın alt birimi gibi ya “liberalist Azeri” ya da aksine Moskova yanlısı “sosyalist Azeri” olmak zorunluluğu vardı. Bu siyasal çizgilere uymayan siyasiler asla ve asla yaşatılmadı. 70’li yıllarda ben Batı yanlısı Farsçı liberalist değilim, ben Moskova yanlısı sosyalist Farsçı değilim veya ben Farsçılığın alt birimi olarak karakterize edilen uyduruk Azeri değilim diyecek insanın siyasal ve ya kültürel zeminde yaşamasına asla izin verilmedi. Ezildi, dışlandı, unutuldu, unutulmaya zorlandı. Bu sahada çalışan insanlarımız tam dışlandı ve göz ardı edilerek unutturuldu. Bu süreç aşağı-yukarı 1979 İran devrimine özellikle SSCB’nin dağılmasına kadar devam etti.[44]
Sosyalist kesimin göç dalgası liberalistlere göre daha fazla olmuştur. 1945-1946 Güney Azerbaycan Millî hükûmetinin devrilmesi toplu göçlere neden olmuştur. Millî hükûmet devrildikten sonra 100 bin Azerbaycanlı Türk ya öldürüldü ya sürüldü ya da hapislerde çürütüldü. İran’ın devlet gazetesi “Keyhan” bu konu hakkında 20.06.2000 tarihli sayısında şöyle yazıyor: “Rejim yanlılarının yazdıklarının tam aksine Millî hükûmetin önderi Seyit Cavadzade, başka ismiyle ‘Pişeveri’ ülkeyi terk ettikten sonra kansız bir dönüş olmamıştır. 20 binden çok insan öldürülmüş, 2500 insan kurşuna dizilerek infaz edilmiş, 25 bin insan hapislerde çürütülmüş ve 50 bin insanın zorunlu göçüne neden olmuştur.” 1945 yılı göç dalgası, esas itibarıyla SSCB’ye olmuştur ve çoğunlukla Azerbaycan Sovyet Cumhuriyetleri Birliği’nde yerleştirilmişlerdir.
Bu toplu göç dalgasından sonra yeni toplu göç dalgası 1979 yılındaki İslam Devrimi’nden hemen sonra başlar. 1980’lerden itibaren İran’daki sosyalist kesimle beraber ABD yanlısı liberalist kesim çoğunlukla ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. Bunlar da esasen Avrupa ve ABD ye yerleşmişlerdir. Bu göç dalgasının sayımıyla ilgili çeşitli rakamlar bulunmaktadır.
İranlı yetkililer yurtdışında resmî ve gayriresmî göç hayatı yaşayan İranlıların sayısının yaklaşık 6 milyon olduğunu belirtiyorlar.[45]
Resmî makamlardan biri Muhsin Keremi gazetecilere en çok İranlı göçmenlerin yaşadığı ülkelerin listesini vermiştir. Bu listeye göre birinci ABD (1 milyon 400 bin kişi), ikinci Birleşik Arap Emirliği (800 bin kişi), üçüncü İngiltere-Kanada (410 bin kişi), dördüncü Almanya (210 bin kişi), beşinci Fransa (125 bin kişi), altıncı İsveç (110 bin kişi) yani toplam 3 milyon 495 bin kişi olarak belirtilmiştir.[46]

Altıncı Göç Dalgası:
Bu dalga, 1979 tarihli İslam Devrimi’nden ve özellikle SSCB dağıldıktan sonra başlayan siyasal faaliyetlerden kaynaklanan göçleri içeriyor. Bu son dönem göç dalgası çok ama çok farklı ve bazen paradoksal zıt grupları kendi içinde barındırıyor. Bu paradoksal ve zıt fikri grupları içinde barındıran yeni göç dalgasını şöyle anlatabiliriz:
Kendi millî değerlerine bağlı milliyetçi kesimler.
– İran’da 5 milyona yakın nüfusa sahip olduğu belirtilen Kürtler. Kürt topluluklarını temsilde iddialı olan siyasi örgütler çoğunlukla dine önem vermeyen, onu siyasal amaçlara yönelik kullanmaya çalışan, daha çok ateist ve faşist milliyetçilik yapan kesim olarak tanımlanmaktadır.
– İran’da etnik Sayları 3 milyon civarında olan Beluçlar; bu grupta Sünni Mezhebine dayalı Beluç milliyetçiliği ağırlık basmaktadır.
– İran’da etnik sayıları 3 milyon civarında olan Araplar. Bu grupta, dine bağlı Arap milliyetçiliği ağırlık basmaktadır.
– Fars dilliler (Hint-Avrupalı denilen uydurma terim); Fars dillilerin sayı ise 18 ila 21 milyon civarındadır.[47] Çeşitli din ve mezhepler üzerinden savunulan İran-Fars milliyetçiliği şöyledir: Şiicilik üzerinden yapılan Fars milliyetçiliği, Zerdüşt dini üzerinden yapılan Fars milliyetçiliği, Hristiyanlık üzerinden yapılan Fars Milliyetçiliği, Bahaicilik üzerinden yapılan Fars milliyetçiliği, Ateizm üzerinden yapılan Fars milliyetçiliği, modernizm üzerinden yapılan Fars Milliyetçiliği. Türk düşmanlığını temel alarak Farsçılık yapan bu düşünce sistemleri içinde en uyumlusu, Şii İslamiyet’i esas alan Fars temayüllü İrancılıktır. Bu da kendi içinde ikiye bölünmektedir. Şiiliği sadece Türklüğe ve İslamiyet’e karşı kullanma vasıtası olarak gören sözde reformist kesim ve ikincisi Fars dilli Şiiliği ön planda tutan kesim.
– Görünürde azınlık, aslında ise ülkenin ortalama çoğunluğunu oluşturan Türkler. Şu an Türklerin sayısı yaklaşık 40 milyondur. Türkçe konuşanların sayısının, şimdilik 30 ila 35 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Türklük ve Azerilik ayrımı çok zayıftır. Belli güç odakları tarafından dayatılmaya çalışılan “Azerilik Konsepti” etkisini yitirmek üzeredir, sadece bazı güç odaklarının dayatmasıyla şimdilik gündemde tutulmaya çalışılmaktadır. İran ve Azerbaycan Türklüğü ön plandadır. 1925’lere kadar devlet sahibi olduğu için ülkenin her sahasında etkin olmuş, şu anda etkinliğini ne pahasına olursa olsun korumaya çalışmaktadır. 1925’lerden 1990’lara kadar yenilgiye uğramış, mağdur, sömürülen, belirsiz yolda kurban geden bir topluluk hâline düşürülmesine çalışılmıştır ve hâlâ aynı siyaset farklı biçimde devam etmektedir.
1990’lardan itibaren Millî Hareket olarak eski büyüklüğünü göz önünde bulundurmaya çalışan, kendi millî kimliğini, Türklüğünü ön plana taşımaya gayret sarf etmektedir. Türklük ön plandadır. Zamanla aşılacak bazı sorunlar istisna edilirse Şii-Sünni ayrımı yapılmaksızın Türk-İslam değerlerinin ön planda olacağı büyük ihtimaldir. İran’da halklar arası millî mücadele esas itibarıyla Fars dilliler adına konuşan Panfarsist odaklarla Türk milleti arasında daha şiddetli devam edecektir. İran’daki Türkler Araplarla, Beluçları kendi yanlarına almayı başarırlarsa savaşın galibi olacakları gibi, yeni adaletli düzenin esas kurucuları olabilirler. İran’da eninde sonunda millî savaş esas itibarıyla Şii İslamiyet’ini kullanmak isteyen Panfarsist güç odaklarıyla Şii-Sünni ayrımı yapmaksızın Türk-İslam kimliğine esaslanan İran Türklüğü arasında devam edecektir ve İran’ın geleceğini bu millî mücadele belirleyecektir. İran’da şiddetle devam edecek bu davada, Türkler ancak ve ancak İran’ın bütün il ve ilçelerinde yaşayan 40 Milyon Türk’ün birliğini ve bütünlüğünü kapsayan bir gayeyi kutsayarak Panfarsistlere karşı Kaşkay, Horasan, Tahran vb. yerel yaklaşımları geri plana iterek ayrışmalara yol vermeksizin, bütün bir güç olarak, İslam karşıtı güçler tarafından karşımıza dikilmiş Panfarsizm denilen hastalığı yenebilir.
1980 ve özellikle 1990’lardan itibaren başlayan göç dalgalarının sayısı hakkındaki çeşitli rakamlar gündeme getirilmiştir. www.Panahandegan.com, Krisşen İnternational Merkezinin verilerine dayanarak İranlı göçmenlerin (mültecilerin) sayısını 4 milyon olarak göstermiştir. Bazı üniversitelerse yarım milyondan 2 milyona kadar farklı rakamlar vermişlerdir.[48]
Bultennews, Piyo Araştırmalar Merkezinin yeni verilerine dayanarak bir makale yayımlamıştır. Bu makale, 1990-2013 arası İran’la ilgili göç konusunu ele almıştır. Buradaki verilere göre 1 milyon 600 bin İranlı göçmen, ülkeyi terk etmiştir. Bunun 390 bini ABD’de yerleşmiş, diğer kısmı ise sırayla Almanya, Kanada, İngiltere, İsveç, Türkiye, Avustralya, Hollanda, Fransa vb. ülkelerde yerleşmişlerdir. Bu 23 yıllık süredeyse İran, Afganistan’dan 2 milyon 800 bin mülteci kabul etmiştir. Panfarsistler İran’da Fars dillilerin sayısını artırmak için insanlar üzerinden oldukça gayri insani, vahşi bir siyaset yürütmektedirler. Deri dilli Afganları mülteci olarak ülkeye almakla Fars dillilerin sayısını artırmayı hedeflilemektedirler. Tabii ki bu da mülteci Afganları gelecek itibarıyla büyük tehlikeye sokacaktır.[49] Unutulmaması gerekiyor ki Afganistan’dan kabul edilmiş bu mülteciler, İran’da az bir zaman içinde Farsçayı öğrenerek maalesef büyük bir kısmı Farslardan daha Farsçı temayülleri sahiplenmektedirler. Bu ise zaman geçtikçe ülkenin etnografik yapısını büyük oranda olumsuz etkileyecektir. Panfarsist odaklar tarafından din kardeşlerimiz olan Deri dilli Afgan mültecilerinin mazlum Türklere karşı en acımasız ölüm makinesi olarak kullanılabilirliği asla unutulmamalıdır.
Afgan kardeşlerimiz sadece İran’a sığınıp yaşamak istiyorlar ama Panfarsist odaklar bunların ağır ve çekilmez hayat koşullarından yararlanarak, onları Panfarsist düşüncelerle eğitip gayrifarslara karşı kullanmayı amaçlıyorlar. Bu bizim için çok büyük bir tehlikedir. Önleyici tedbir olarak değerli din kardeşlerimiz olan Afganların Kirman’da, Sistan Belucistan’da, Güney Seminan’da, Yezd’de, Güney Horasan’da ve kısmen güney İsfahan ilçelerine yakın bölgelerde geçici kentler oluşturarak yerleştirilmeli ve gerekli bütün insani yardımlar edilmelidir ve zamanla ülkelerine dönüşlerinin sağlanması lazımdır, gayrısı yapılırsa Türk düşmanlığıdır.
Burada şöyle bir soru çıkabilir ki insanların kendi iradesiyle yer değişme hakkı nasıl olacaktır? Evet, sıradan bir yer değişme söz konusuysa doğrudur ama biz bilimsel tarihî verilere dayanarak kesin olarak biliyoruz ki bu sıradan bir yer değişme değildir. Mevcut ülkelerin ve bazı hassas bölgelerin etnik yapısının değiştirilmesine ve zaman aşamasında büyük soykırımların yaşanmasına ve egemenliklerin el değiştirilmesine hizmet eden bu eylem, sinsi yürütülen korkunç bir siyasal projedir. Mağdur insanların üzerinden yapılan bu toplu yer değiştirme; belirli bölgelerin etnik yapısının, birinin aleyhine diğerinin çıkarına değiştirilmesidir.
Bu tarihî verileri bilmeyen veya bilmek istemeyen bazı kasıtlı sözde hukukçu yahut insan hakları savunmacıları, Birleşmiş Milletlerin 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne ve 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi’ne dayanarak milyonlarca Afgan’ın İran’a yerleştirilmesini ısrarla talep etmektedirler. İran ve Güney Azerbaycan Türklerinin sözde hukuklarını savunan bazı birey hukuku aktivistlerimiz, kendi aleyhimize kurgulanmış bu vahim ve korkunç oyunun çocuksu oyuncularına çevrilmekte ve insan hukuku söylemlerine dayanarak bu korkunç projenin destekçileri olmaktadırlar.
Günümüze kadar gizli ve saklı tutulmasına çalışılmış bir tarihî gerçeği hatırlatmam gerekmektedir. Bugün İran’da var olan Fars dilliler çoğunlukla yerli topluluk değildir. Bir kere anlamamız gerekiyor ki İslam’dan sonra İran’da Pers veya Fars diye bir millet olmamıştır. İslam sonrası Fars dillilerin bir millet gibi lanse edilmesi büyük tarihî uydurmadır. Batı tarihçileri tarafından uydurularak Doğu ve Orta Doğu halklarına özellikle İslam dünyasına dayatılmış ihtilaf kaynağı bir siyasi ideolojidir. Fars milleti diye bir terim, tarihte mevcut olmamıştır, Fars dilliler olmuştur. Gilek, Talış, Mazeni, Lor, Kürt, Beluç ve diğer daha küçük grupları bağımsız topluluklar olarak kabul edersek, İran’da bulunan Fars dilliler esasen dört/4 gruptan oluşmaktadır:
1. Yerli kavimlerimizden biri, tarihte Fehlevice konuşan topluluktur. Günümüzde merkezî İran ve Fars bölgesinde yaşıyorlar.
2. Farsça konuşan Türkler. Buraya gizli Musevi Türkleri ve siyasi nedenlerden dolayı asırlarca Farsçayı benimsemiş Türkler, Lorlar, Beluçlar ve diğer azınlıklar dâhildir.
3. Büyük oranda Hindistan’dan getirilen veya zaman zaman sevk ettirilen Çingene-Çıgan-Karaçı dediğimiz gruplar. Bu grupun, günümüz İran’ında Farsça konuşanların yaklaşık yarısını oluşturduğu kanaatindeyim.
İslamiyet’ten sonra Türk egemenliğinde gelişmekte olan ülkenin merkezi ve güney bölgelerinde (özellikle güney Horasan, Kirman, Yezd, Semnan, güney doğu İsfahan ve çevreleri) yaşanan nüfuz azlığını gidermek için Hindistan’ın kuzeyinde köle ve ilkel hayat yaşayan çingenelerin, zaman zaman yapılan askerî seferlerle belirli yerlere sevki sağlanmıştır. Gazneli Türk İmparatorluğu’nun o bölgeye olan askerî seferlerinin asıl amacı maddi servet değil, aksine Hindistan kökenli çingeneleri getirip İran’ın merkezi ve güney arazilerinde yerleştirmek olmuştur. Bu sadece Gaznelilere özel bir konum olmamış, asırlarca devam eden bir süreç olmuştur.
Şu an İran’da bizim bu konuyla ilgili kullandığımız iki tarihî terim vardır. Biri “Karaçı”, yani Çingene, diğeri ise hem biz Türklerin hem de Fars dillilerin beraber farklı ağızla kullandığımız sözcüktür. Bu Fars dillilerde “Kuli”, bizde ise “Köle” olarak geçer. Etimolojik çözümlemelere göre “Kuli” Türkçe “Köle” sözcüğünün değişik biçimidir. “Karaçı”, yani “Çingene” terimi ise günümüz Pakistan’ın “Karaçi” şehri ile ilgilidir. O bölgeden zaman zaman getirilmiş ve ya siyasi amaçlarla sevk ettirilmiş kölelere verilmiş addır. Zaman zaman Hindistan ormanlarından göç ettirilmiş çeşitli Çingene gruplarının Orta Doğu’da çoğalması, bölgenin etnik yapısını olumsuz etkilemiştir. Sonraları İngiltere bu toplu yer değişmenin Türk-İslam egemenliğine karşı ne kadar etkin olacağını anlayarak, onu vahim bir siyasi vasıta gibi kullanmaya başlamıştır.
İngiliz sömürgecileri 17. Yüzyıldan, özellikle 1807 yılında Hindistan’ı tamamen kendi egemenliklerine aldıkları dönemden itibaren bu ülkenin Çingene, Çıgan, Karaçı diye adlandırdığımız grupların yeni bir kısmını günümüz İran’a kasıtlı olarak sevk ettirmekle büyük ve vahim bir siyasi süreci İran’ın yerli toplumlarına ve Türk egemenliğine karşı başlatmıştır. Hindistan’dan sevk ettirilen Çingeneler, büyük çoğunlukla günümüzde İran’ın merkezî ve güney bölgesinde yerleştirilerek Türklerin aleyhine etnik yapıyı değiştirmiştir. Sonra bu Çingenelerin bir kısmını İran’ın kuzey, kuzey doğu ve bazı Azerbaycan bölgelerine; özellikle de Hemedan, Bahtiyari, Loristan, Kum, Kazvin ve diğer bölgelerine sevkini sağlamıştır. Bu çingenelerin İran’a sevk ettirilmesi, ülkenin etnik yapısını etkin biçimde olumsuz etkilemiş ve büyük soykırımlara, açlıklara ve egemenliğin el değiştirilmesine neden olacak bir siyasi süreci bize dayatmıştır.
İngilizler, 20. yüzyılın başlarında İran’ın güneyinde kurmuş oldukları Güney Polis’i “South Persia Rifles” ile Fars dillilerin bir kısmını silahlandırmış, Kaçar Türk Devleti’ne karşı kullanmış, ülkenin güney ve merkezî bölgelerinin etnik yapısını değiştirmekle hedeflenen bağımsız Türk egemenliğinin ortadan kaldırılması projesi başarıyla sonuçlanmıştır. Nitekim Kaçar Türk Devleti 1925 tarihinde ortadan kaldırılmış, Türkler egemenliklerini kaybetmiş ve yerli halk büyük facialarla yüzleşmiştir. Hâlâ 21. yüzyılın başlarında bu ağır durumun sonuçları ortadan kalkmamıştır.
Unutulmaması gereken bir konu da şu ki İran’ın etnik yapısı göz önünde bulundurulduğunda ülkenin etnik açıdan en temiz bölgesi; günümüzde Güney Azerbaycan’ın Tebriz, Erdebil, Urmu, Zencan ve diğer bölgeleridir. Çünkü zaman zaman Hindistan’dan getirilmiş veya sevk ettirilmiş Çingenelerin bu bölgede yerleştirilmesine Türk egemenliği mümkün olduğu kadarıyla izin vermemiş ve bu bölgenin dokunulmazlığı korunmuştur. Tabii ki 19. yüzyılda İngiltere MI6 servisi tarafından bazı Hindistan kökenli aileler ve gruplar siyasi amaçlarla bu bölgeye sevk ettirilmiştir. Bu kesim, MI6’in 5. ayağı olarak etkin konuma getirilmiş ve Pehlevi döneminden itibaren yerli Türklere karşı faaliyetleri sürdürülmüştür; hâlâ bu süreç devam etmektedir. Güney Azerbaycan’ın etnik yapısının bozulmasına yönelik atılan adımlar esasen Pehlevi döneminden itibaren göçebe güney Kürt aşiretlerinin Azerbaycan bölgesine sevki ile başlamıştır.[50]
Burada şöyle bir soru ortaya atılabilir: Bu getirilmiş Çingeneler niçin Türkçe değil, Farsça konuşmayı benimsemişlerdir? Bu sorunun cevabını, söz konusu projenin arkasında asırlarca dayanarak İslam dünyasında kendi farklılıklarını göstermekle kendi egemenliklerini kurmayı amaçlayan gizli Türk Musevilerin faaliyetlerinde aramamız gerekmektedir.
Bilindiği gibi Hazar Türk İmparatorluğu ile Arap İslam hilafeti arasındaki savaşlar uzun süre devam etmiştir. Sonunda yerli Türk toplulukları gönüllü olarak İslamiyet’i kabul etmiş ve Hazar İmparatorluğu İslam ordusu karşısında yenilmiştir. Onlar İslamiyet’i kabul etmiş olsalar da elit kesimin bir kısmı Museviliklerini gizleyerek sözde Müslüman olarak perspektif açısından büyük bir projenin yürürlüğe geçmesi için asırlarca mücadele etmişlerdir.
Unutmayalım ki bugünkü İran’da konuşulan Farsça zamanla oluşan ve gelişen bir dil değildir. Aslında bir grup gizli Hazar Türk bilgini tarafından kurgulanan ve üretilen dildir. Bu dilin asıl Farsça olduğunu zan ettiğimiz çoğu sözler ve sözcükler Hazar Türkçesinden bire bir alıntılardır.
Günümüz Türkiye Türkçesinde Y ile başlayan bazı kelimeler:
1- Y harfi S harfine ve I seslisi A seslisine dönüşerek
Yıl = Sal
Yer = Ser, Sar (ek olarak kullanılır) (Kuhsar: Dağlık, Dağ yeri), (Lalezar: Lalelik), (Ahuzar: Ahuların yeri)
2- Y harfi kimi zaman düşerek:
Yaprak = Parak (Arapça Varak ve Farsça Berg)
Yanar = Nar, Nur (Arapça ve Farsçada kullanılır)
Yürü (mek) = Ro (Gitmek anlamında),
Yatak = Tah(t),
3- Y harfi N harfine dönüşerek:
Yeğ (tercih anlamında iyi) = Nik
İç (esas telaffuzu “iş”) (mek) = Nuş
Yaz (mak) = halk dilinde Nois, yazı dilinde Nevis (iden)
4- Y harfi G harfine dönüşerek:
Yanak = Gune (Son harf Farsçada düşer, aslı “gunek”tir.)
Al (lanmak) (Y harfı burada düşmüştür, yalan sözünde örneğin hâlâ vardır.) = Gul
5- G veya K harfinin X (KH) harfine dönüşerek:
Karpuz = Xarbuz
Gez (er) = Xezer (İden)
Kan = Xun
Hakan (Kaan) = Xuxan (Haham).
Kutay (Eski Türk mitolojisinde tanrılardan biri) = Xuda (Huda)

Bu söylediğimize diğer bir kanıtta 14. yüzyılın sonlarına kadar, yani 10-15 yüz yılları arasında çoğu ünlü şairler Farsçayı “Hindî-Hintçe” ve Farsça konuşanları ise “Hindu-Hintli” olarak adlandırmışlardır. Ama tam aksine aynı şairler Türkleri Türk olarak adlandırmışlardır.
Burada Mevlana’yı ve Genceli Nizami’yi örnek olarak göstere biliriz.
Mevlana şu konuya kendi şiirinde şöyle değiniyor:
بیگانه مگوئید مرا زین کویم،
در شهر شما خانهی خود میجویم.
دشمن نیام ار چند که دشمن رویم
اصلم ترک است اگر چه هندی گویم.
Beni yabancı sanmayın, ben de bu diyardanım,
Sizin şehrinizde kendime yurt arıyorum,
Düşman değilim, gerçi onlara benzerim,
Köküm Türk’tür, olsun ki Hindu (Hintçe) söylüyorum.
Veya:
خمش کن کز ملامت او بدان ماند که میگوید،
زبان تو نمیدانم، که من ترکم، تو هندویی.[51]

Sitem etmeyi bırak, o söylediği gibidir,
Senin dilini bilmiyorum. Çünkü ben Türk’üm, sen bir Hindu.

Genceli Nizami kendi eserinde bu konuya şu satırlarla değinmektedir:
دولت ترکان که بلندی گرفت
مملکت از داد پسندی گرفت
چونکه تو بیدادگری پروری
ترک نه ای هندوی غارتگری [52]
Türklerin devleti yükselmeye başladığı andan,
Ülkede adalet beğenilmeye başladı.
Çünkü sen zalimsin ve zalim besleyensin
Sen Türk değilsin, yağmacı Hindu’sun (Hintlisin)…

Göründüğü gibi Hindu–Hindistan kökenli, Farsça konuşan–Farsça yazan – o dönem yazarlarında esasen düşman, alçak, rezil, iğrenç gibi karakterize edilmiştir. Mevlana kendi şiirinde (Düşman değilim, gerçi onlara benzerim.) ifadesini kullanarak “Türk’üm, ama Farsça yazdığım için onlara, yani düşmana benziyorum.” demiştir.
Sonuç şu ki bu gün İran’da kullanılan Farsça, 14. yüzyıla kadar İslam bilginleri ve çoğu şairler tarafından yabancı ve düşman dili olarak karakterize edilmiştir. Bu bilimsel veriler netleşmiş olursa İran’da Farsçanın işgal dili oluğu anlaşılacaktır. Bu verilere göre “gerçek İslami düzen” olacaksa Farsçanın devlet dili olma zorunluluğunun ortadan kalkması gerekmektedir ve ülkede ortak dil olarak Türkçe ve Arapçanın kullanılması gerekecektir.
Bu konuyu inşallah genç dilcilerimizin çalışarak somut verilerle ispat edeceklerinden eminim. Bu konuyu genç tarihçilerimiz, dilcilerimiz ve diğer uzman arkadaşlarla beraber ele almayı amaçlamışızdır. İnşallah bu hedefimizi gerçekleştirir, tarihimizin bu asıl karanlık noktalarına ışık tutabiliriz.
Kısacası İngilizler sevk ettirdiği “Kölelerle – Karaçılarla – Çingenelerle” ve “Eski Pers” adlı uyduruk tarihi onlara mal ederek yerli halkın kendi egemenliğini gasp etmeyi başarmıştır.
Şu an İran Türkleri anlamalıdırlar ki egemenlik için her türlü katliamı, alçaklığı, hainliği ve aşağılığı yapacak bir korkunç kesimle yüz yüze durmaktadırlar. Bu karma kesimin günümüzdeki mirasçıları, konuyu derinden anlayarak Fars dilinin İran’da resmî devlet dili olmasını ve kültürel egemenliğini isteyenlerle beraber siyasal cereyan olarak sözde reformist kesimin olduğunu asla ve asla unutmaması gerekmektedir.
Mesele şu ki sıradan göç ile kasıtlı olarak uygulanan toplu göçleri bir birinden ayrıt etmek gerekiyor. Bu gün maalesef İran’ın Panfarsist düzeni, özellikle Türk-İslam karşıtı sözde reformist kesimi din kardeşlerimiz Deri dilli Afganlar üzerinden Türkleri hedef almaktadır. Milyonlarca Afgan’ı ülkeye almak, bazı hassas bölgelerin etnik yapısını değiştirmek ve Fars dilli düzenin çıkarları doğrultusunda kullanmak istemektedir. Bu sahada din kardeşlerimiz Afganlar sadece kullanılmak istenilmektedir. Hakikatte, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine ve 1951tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi’ne dayanarak ülkeye kabul edilmiş 2 milyon 800 bin Afgan’a yönelik gerekli insani yardımlar yapılmadığı gibi, hak ve özgürlükleri de korunmamaktadır.
Gerekli insani yardımların edilmediği, hak ve özgürlüklerinin tanınmadığı 2 milyon 800 bin Afgan niçin mülteci olarak alınmıştır?!
İran’ın Panfarsist düzeni özellikle Türk-İslam karşıtı sözde reformist kesim ancak ve ancak bu Afganları kullanmak için ülkeye almıştır. Ne kadar Panfarsist düşünceyi benimserlerse de bu Afganları İran’da asla ve asla hoş bir gelecek beklemiyor. Çünkü sadece Türk-İslam düşüncesini savunan yerli halklara karşı kullanılmaları istenmektedir. İran’ın Panfarsist düzeni özellikle Türk-İslam karşıtı sözde reformist kesim Afganları şu sahalarda kullanmayı amaçlamaktadır:
1. 3 ila 5 milyon Afgan’ı mülteci olarak alıp Türk karşıtı Panfarsist düşüncesini benimseterek İran’ın bazı hassas bölgelerinde özellikle Tahran, merkezî Horasan, Şiraz, kuzeybatı İsfahan, Erak, Kerec, Hemedan gibi Türklerin ağır bastığı illerde yerleştirmek ve etnik yapıyı Türklerin aleyhine değiştirmek;
2. Gelecekte, Panfarsistlere karşı beklenen halk ayaklanmalarına yönelik, bu Farslaştırılmış, Fars dillilerden daha ziyade Türk karşıtı düşüncesinin benimsetilmiş olduğu Afganların, sadece savaş makinesi gibi kullanılması amaçlanmıştır. Kısacası egemen Panfarsist kesim, Afganları ülkeye almaktaki temel amacı, İran’daki muhalif halk ayaklanmalarını kan içinde boğmaktır.
Böyle bir durumda Panfarsist ve bazı uluslararası medyalar, Afganların İran’da mülteci olarak kabul edilmesi ve uluslararası sözleşmelerden doğan hak ve özgürlüklerin tanınmasında ısrar ediyorlar. Bu çelişki neden doğuyor?
Tarafsız sivil toplum örgütleri, insan hak ve özgürlüklerini savunan merkezler ve uluslararası medyanın; aslında Afganların gelecekte İran’da masum halka karşı Panfarsistler tarafından savaş makinesi gibi kullanılacağını ve büyük insan faciasına neden olacak olayların yaşanabileceğini göz önünde bulundurarak Afganların İran’da yerleştirilmesini engellemeleri ve mülteci sorununun başka ülkelerin yardımıyla çözülmesini gündeme getirmeleri gerekmektedir.
Bugün Afgan mültecilerinin dünyadaki dağılımını göz önünde bulundurduğumuzda, bunun mümkün olduğunu görüyoruz. 2013 sayılarına göre Hindistan 18 bin, Birleşmiş Arap Emirliği 300 bin, Tacikistan 4000, Katar 3000, ABD 90 bin, İsveç 6000, İngiltere 56 bin, Avusturalya 19 bin, Kanada 16 bin, diğer Avrupa ülkeleri ise her biri 10 ila 20 bin Afgan mülteci kabul etmiştir. Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin almış oldukları Afgan mültecileri ise oldukça azdır. 2 milyon 500 bin Afgan mülteci alan Pakistan, İran’dan sonra ikincidir. Ancak 2014 yılında Afganları geri göndermeye hazırlandığını resmen ve kesin bir dille belirtmiştir.[53]

Sonuç ve Değerlendirme
20. yüzyılın başlarına kadar İran’da Türkler ülke nüfusunun en azından üçte ikisini sini oluşturarak hem etnik açıdan hem de egemenlik açısından ülkenin en temel unsurunu oluşturuyorlardı. 1870-1871 açlık döneminde 8 milyonluk nüfusu olan İran 2,5 ila 3 milyon nüfusunu kaybetmiştir. Bu açlık, Ayetullah Kızılbaş’ın ve diğer o dönem yazar ve araştırmacılarının kayıtlarına göre Hindistan İngiliz yönetimi tarafından kasıtlı olarak oluşturulmuştur. Gıda ürünleri yüksek fiyatla alınarak ülkeden çıkarılmış ve büyük açlığın ortaya çıkmasına yol açılmıştır. Bu açlıktan doğan en ağır siyasal etki, Doğu Sistan bölgesinin, Hindistan İngiliz yönetiminin mandasında bulunan Afganistan’a ilhak edilmesi olmuştur.
1850-1925 tarihleri arasındaki siyasal olaylardan kaynaklanan göç dalgası ve onun ülkede doğurmuş olduğu sonuçları göz önünde bulundurduğumuzda, şöyle bir sonuca varmış oluyoruz: Hâlâ erişemediğimiz demokrasi ve yenilikçilik uğruna bağımsız Kaçar Türk Devleti kaybedildi. Kahraman Karadağlıların yönettiği büyük Kara Süvariler gibi çağdaş Türk ordusu mahvedildi. Karadağ ahalisi ise İran’ın en geri toplumu hâline düşürüldü. Türkün millî haysiyeti feda edildi. Ülke nüfusunun üçte ikisini oluşturan Türklerin en azından yarısının açlıktan ölmesine veya gurbet illerde mahvolmasına yol açıldı.
Ödenmiş bu kadar ağır bedelden sonra ülkede yenilik denilen bir şeyden haberimiz oldu mu? Pehleviler acaba bu ülkeye hangi yeniliği getirdiler? Ordunun yenilenmesi mi, yeni eğitim ve öğretim sisteminin kurulması mı, yeni yolların inşası mı, sanayileşmesi mi, iletişimin geliştirilmesi mi, hiçbiri! Bunların hepsi Kaçarlar döneminde başlatılmış ve ülkemizde temelleri atılmak üzereydi ve atılmıştır.
O beceriksiz, eğitimsiz Rıza Han Pehlevi kadınların başörtüsünü zorla açmaktan başka hiçbir şey yapmadı, yapamadı. Yapması mümkün değildi, çünkü olumlu bir şey yapmak için getirilmemişti zaten.
Burada hatırlatmamda yarar vardır, son dönem Türkiye’de Sayın Meltem Vural isimli yazarın “Şu Dağın Ardı İran” kitabı, maalesef bu gerçeklerin aksini Türk okuruna aksettirmeye çalışmıştır.[54]
1917-1919 tarihleri arasındaki açlık ve yokluktan doğan facialar, Kaçar Türk Devleti’nin çökmesini kesinleştirdi. Ülke nüfusunun üçte ikisini oluşturan Türklerin büyük bir kısmının ölmesine veya ülkeyi terk ederek Kafkaslara, Anadolu’ya sığınmalarına sebebiyet verdi. 2 yılda 20 milyonluk nüfusa sahip bir ülkenin 11 milyona düşmesinin arkasında hangi dehşet ve facianın dayandığını anlamak o kadarda zor değildir. Bu kıtlık ve açlık döneminde İngilizlerin tetikçisi olan gizli Bahailer, İngiliz projesine karşı görünen bütün önde gelen devlet görevlilerini ve diğer Türk aristokrat temsilcilerini ortadan kaldırmaya başladılar. Her gün Tebriz’de tanınmış birileri saldırıya uğruyor ve gericilik adı altında feci şekilde ortadan kaldırılıyordu.[55]
Bu durumdan yararlanarak Bağımsız Türk devletini mahvetmek, milyonlarca insanın acından ölmesine göz yummak, niçin? İngiliz sömürgeciliğinin gölgesinde Türk düşmanlığı yapacak Panfarsist bir düzenin, Pehlevi hâkimiyetinin kurulması için! Değer mi?
Burada bir şeyi daha hatırlatmamda yarar vardır. 1870-1871 ve 1917-1919 tarihleri arasında baş veren feci açlıktan kaynaklanan Anadolu’ya doğru toplu göçlerin etkisiyle, o bölgelerde de kıtlık meydana gelmiştir. Yüz binlerce insanın toplu göçü, tabi ki gittikleri yerde de açlığın ve kıtlığın oluşmasına neden olabilir. İran’daki 1870-1871 açlığından kaynaklanan Anadolu’ya doğru kitlesel göç sonucunda Anadolu’da 1873-1874 yıllarında kıtlık yaşanmıştır. Aynı zamanda 1917-1919 tarihlerindeki açlıktan kaynaklanan Anadolu’ya doğru kitlesel göç, Anadolu’da 1925-1928 yılları arasındaki açlık ve kıtlıklara zemin hazırlamıştır.[56]
1979 yılında İran İslam Devrimi yapıldıktan sonra Ayetullah Humeyni Rusya ve İngiltere eksenli kendi stratejisini hayata geçirerek muhaliflerini yurt dışı himayeden yoksun bıraktırmayı başarmıştır. Humeyni’nin muhalifleri olan karşı eksenli teşkilatlar, partiler güçsüzleşerek büyük oranda önce devlet sektörlerinden, sonra özel sektörden uzaklaştırılarak etkisizleştirildiler. Bu baskılar sonucu ülkede Humeyni’yle yürümekte zorlanan sosyalistler ve karşı eksenli liberalistler ya ülkeyi terk etmek ya da büsbütün siyasetten uzaklaşmayı tercih etmek zorunda kaldılar.
1990’lardan, yani SSCB dağıldıktan sonra İran’da yeniden oluşmakta olan yeni siyasi fikirler veya bastırılmış eski siyasi cereyanlar gündeme geldi. Bu cereyanlar, kendi yolcularını yeni kuşaktan bularak toplumsal etkinliklerini sürdürmeye başladı. Tabii ki bu faaliyetler de kendi göç dalgasının oluşmasına neden oldu.
Son söz olarak Devrim sonrası başlayan halk hareketleri özellikle İran Türklüğünü temsil eden Güney Azerbaycan Millî Hareketi, İran’ın son 90 yıllık geçmiş siyasal hareketlerinden büyük oranda farklı ve bağımsız bir cereyan olarak doğmuştur. Bu hareket, Osmanlı-Kaçar ve Türk İslam birliğini savunan bir cereyan gibi kendini göstermektedir. Bu Millî Hareket, kendi ruhunda Kaçar-Osmanlı ve Türk-İslam birliğini barındırmaktadır. Haklı olarak Türk milletinin kendi mağduriyet sebeplerini İran Türk ve Osmanlı padişahlarının taht kavgalarında ve Birinci Dünya Savaşı’nda Türk-İslam birliği uğrunda başlatılmış davanın iflasında aramaktadır. Yani Osmanlı Türkleriyle İran Türkleri arasında rekabet ötesi düşmanlık olmasaydı, Enver Paşa’nın uğrunda savaştığı Türk-İslam birliği iflasa uğramasaydı ve Kaçar-Osmanlı birliği feci şekilde ortadan kalkmasaydı, durum mutlaka farklı olacaktı. O zaman İran Türkleri asla ve asla bu mağduriyetleri yaşamayacaklardı. Bu yaklaşımımızın, Türkiye’yi yönetenler, bilim adamları, araştırmacılar ve teorisyenler tarafından oldukça doğru değerlendirilmesini ve ciddiye alınmasını bekliyoruz.

Rahim Cavadbeyli/
http://devlet.com.tr
—————————————————–
[1] “Şu dağın ardı İran”, Meltem Vural, Cumhuriyet kitapları, 10. Baskı, 2012, Bu kitabı, Meltem Vural adlı biri sözde kendi hatıralarına dayanarak yazmıştır. Bu kitap, İran’ı Fars dillilere mal etmek için her türlü kirli bilgi içermektedir. İran Türklerini ısrarlı bir dille ‘Azeri’ adlandırır ve kendilerine Türk demelerini alaylı bir dille tahkir etmektedir. Hicaba- başörtüye karşı yazılmış bir eserdir. Önemli olan şu ki, bu kitap Tahran ve Tebriz’in bazı pan-Farsist eğilimli kitap evlerinde de satışa çıkarılmıştır. Bu kitapta başörtü aşağılanmakta, Şah ve Pehlevi dönemi İran inanılmaz övgülerle anlatılmağa çalışılmıştır. Bu kitabı yazan yazarın zerre kadar Türk ruhuna sahip olmadığı kanısındayım!

[2] Geniş bilgi için: yazarın 452 saylı /Mart-Nisan 2014 Tarihli Devlet dergisinde konu ile ilgili ‘Dünden Bu Güne Gerçek İran…’ başlıklı araştırması yayınlanmıştır. Bu linkten elde edilebilir:
http://www.devlet.com.tr/makaleler/y20- DUNDEN_BUGUNE_GERCEK_IRAN_VE_GUNEY_AZERBAYCAN_MİLLÎ_HAREKETI_.html
[3] Dr. Felsefi’nin değinilen 10 ciltlik eseri, (anlam itibarıyla, yazardan)
[4] A.g.e.
[5] Prof. Dr. Mahammed Taki Zehtabi ‘Kirişçi’ “İran Türklerinin Eski Tarihi”, Birinci Cilt, İran-Tebriz 1378-1999, s.9. Bu kitap kısaltılarak, 2010 tarihinde Türkiye’de basılmıştır. Bu linkten elde edilebilir: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=574360
[6] Dr. Mohammad Gholi Majd, “The Great Famine and Genocide in Persia 1917-1919” 2003 ABD, University Press Of America. Farsca Çeviri: Mahammed Kerimi, ‘Ghahti-ye Bozorg’ Tahran 1387-2008, mossese-ye Motaleat ve pajuheşhaye Siyasi. ‘Abdullah Şahbazi’nin Mahammed Goli Macedle Söyleşisi’ bu linkten elde edilebilir:
http://www.shahbazi.org/pages/majd3.htm
[7] Ali Rıza Nazmi Afşar, ‘çeşm andaz-e conbeş-e hovviyet telebi der Azerbaycan’. 10 Aralık 2014 Tarihinde bu linkten edilmiştir: http://www.anadilitv.com/fr/index.php/m/11857-2014-12-18-19-24-26.html
[8] Reza Taheri, ‘Mohaceret-haye Agvam ve terkib-e Gomiyyeti ve Cemiyeti der İran’ 1392-2013, 10 Aralık 2014 tarihinde bu linkten elde edilmiştir: http://www.rezataheri.ir/?p=2391
[9] Şahbaz Abdullahi, “Zendegi ve zamane _ye Şeykh İbrahim Zencani” makalesi, s.2. 10 Aralık 2014 tarihinde bu linkten elde edilmiştir.
http://www.shahbazi.org/pages/zanjani1.htm
Mirza Salih Gulam Hüseyin’in çalışmasıyla Şeyhin Hatıraları ‘Khaterate Şeykh İbrahim Zencani (Sargozashte Zendegani Man)’ ismiyle basılmıştır. Kevir Yayınevi, 1379-2000, Tahran.
[10] Age. S. 3.
[11] Age. S.3
[12]Fa.Wiki den 14 Aralık 2014 tarihinde elde dinmiştir:
http://fa.wikipedia.org/wiki
[13] Rıza Reis-e Tusi, ‘Esterateji sarzamin-haye Sukhte: Sistan ve Nokhostin Gam-haye Nüfuz-e Estemar’; Faslname-ye Takhassosi Tarikh-e Moaser-e İran, birinci yıl, ikinci sayı, Yaz 1376-1997, S.72.
Şahbaz Abdullahi, “Mirase Farhangi İran ve Karname Esfandyar Rahim Maşayi” S.5, 10 Aralıkta bu linkten elde edilmiştir: http://www.shahbazi.org/pages/Mashai_Chicago_Affair.htm
[14] Mirza Salih Gulam Hüseyin’in çalışmasıyla Şeyhin Hatıraları ‘Khaterate Şeykh İbrahim Zencani (Sargozashte Zendegani Man)’ ismiyle basılmıştır. Kevir Yayınevi, 1379-2000, Tahran.
[15] Abdullah Şahbazi, ‘Bahaism’ s.24-25
[16] Şahbazi. Abdullah, ‘Manekci Hateria ve Bahayigeri-e Avvaliye’, 29 Bahman 1388/18 Şubat 2010 , ‘Bahayism’ s.22.
[17] Şahbaz i. Abdullah, ‘Bahayism’s. 42.
[18] ‘Emir Kebir ve İran’ s. 448.
[19] Şahbazi. Abdullah, ‘Bahayism’ S.28.
[20] Age. S.48
[21] ‘Bahayism’ s. 42
[22] Günümüz Suriye’den Türkiye’ye sığınan Kürtler de bu kavimdendir.
[23] Süphi ‘Payam-e Pedar’ s.227, ‘Bahayism’
[24] Fateme Haşemi, ‘Teşkil-e Dolat-e Movaggat-e Der Kermanşah’ 15.12.1389/2011, 10 aralık tarihinde bu linkten elde edilmiştir: http://www.jamejamonline.ir/NewsPdf/1576704755760522085
[25] Safayi ’20 Yıllık Siyasi Tarih’ kitabın da Mahammed Ali Furugi hakkında şu bilgileri aktarmaktadır: Bu şahıs Meşrutiyetçilerin siyasal olarak yönetilmesinde en önemli rol oynayan şahıslardan biridir. İran’da 1907 tarihinde 32 yaşlarında ‘İran Oyanış Lojası’ nın kurucularından biri olmuştur. Kaçar devletinin devrilmesinde ve Rıza Han Pehlevi hâkimiyetinin kurulmasında önemli rol üstlenmiştir. Hâkimiyetin 1925’te Kaçar Padişahı Ahmet Şah’tan Rıza Şah’a ve 1941’de Rıza Şah’tan oğlu Muhammed Rıza Şah’a devir teslim işleminde en etmen şahıs olmuştur. Fars dilinin devlet dili olmasında esas rol oynayan diplomatlardan biri olarak “Fars Dil Kurumunun” kurucusu olmuştur.
[26] Erfan Karimi, ‘Negahi be Taşkil-e Dolat-e Movaggat Tey-e Jang-e Jahani-ye Avval Dar Kermanşah’ ,‘Resalet’ , 30.10.1388/2009, 10 Aralık 2014 tarihinde bu linkten elde edilmiştir:
http://www.resalat-news.com/Fa/?code=16175
[27] Yine orada ve yazarın ‘çağdaş tarihimizin perde arkası, maksat ve stratejimiz’ başlıklı diğer araştırmasından. Şu linkden elde edine bilir: www.rahimjavadbayli.blogspot.com
[28] Dr. Mohammad Gholi Majd, ‘The Great Famine And Genocide İn Persia 1917-1919’ University Press Of America, ABD, 2003. Farsçaya Çevirisi: Mahammed Karimi, ‘Ghahti-e Bozorg’ , ‘Moassese-ye Motaleat va Pajuheshhaye Siyasi’, Tahran 1387-2008. http://www.archives.gov/
[29] Abdullah Şahbazi’nin Dr. M.G.Majd ile söyleşisi, 1382-2003, 10 aralık 2014 tarihinde bu linkten elde edilmiştir:
http://www.shahbazi.org/pages/majd3.htm
[30] Age.
[31] M.G. M. aynı kitap, s.21 ve 5. Bölüm.
[32] ‘Ghahti-e Bozorg’ S. 20.
[33] Age. s.77. Bu hakta Camalzade’nin Hafiz Farmanfarmayiyan’a dayanarak yazmış olduğu “Farmanfarma va Gahti 1336 h.k. dar Şiraz” eserinde de kaydedilmiştir.
[34] Age. s. 52. Ve ‘Southerd to Vickery, letter and memorandum, 891. 48/127, December, 24, 1918.’
[35] Age. S. 51.
[36] Age. S. 53. ‘Donohoe, Persian Expedition, pp. 76-77.’
[37] Age. S. 53. Donohoe, Persian Expedition, pp. 76-77.
[38] Age.
[39] Age. S. 82.
[40] Yazarın 26 Kasım 2014 tarihinde Azerbaycan medyasında yayınlanan söyleşisi, buradan elde edinebilir:
http://www.olaylar.az/news/diaspora/103061#.VIkV_oyjBYI.facebook
[41] bilgi için: http://sultanahmadshah.blogspot.com.tr/
[42] Yazarın 26 Kasım 2014 tarihinde Azerbaycan medyasında yayınlanan demeci, buradan elde edinebilir:
http://www.olaylar.az/news/diaspora/103061#.VIkV_oyjBYI.facebook
[43] Geniş bilgi için: yazarın 452 sayılı /Mart-Nisan 2014 Tarihli Devlet dergisinde konu ile ilgili ‘dünden bugüne gerçek İran…’ başlıklı araştırması yayınlanmıştır. Bu linkten elde edinebilir:
http://www.devlet.com.tr/makaleler/y20-DUNDEN_BUGUNE_GERCEK_IRAN_VE_GUNEY_AZERBAYCAN_MİLLÎ_HAREKETI_.html
[44] Geniş bilgi için: yazarın 454 sayılı /Temmuz-Ağustos 2014 Tarihli, 456 sayılı Ekim-Aralık 2014 tarihli Devlet dergisinde konu ile ilgili ‘Gürcistan Türklerine Dair Türk-İslam Konsepti’ başlıklı araştırması ardışık olarak yayınlanmaktadır. Bu linkten elde edinebilir: http://www.devlet.com.tr/makaleler/yazi/54/GURCISTAN_TURKLERINE_DAIR_TURK_ISLAM_KONSEPTI.html ve http://www.devletdergisi.com.tr/makaleler/y75-_GURCISTAN_TURKLERINE_DAIR_TURK_ISLAM_KONSEPTI_BOLUM_2.html
[45] 08. 09.2012 tarihli, Ebtekarnews, 10 Aralık 2014 tarihinde bu linkten elde edilmiştir:
http://ebtekarnews.com/Ebtekar/News.aspx?NID=104168
[46] Age.
[47] Yazarın henüz yayınlanmamış ‘İran ve Azerbaycan Türklüğünü kapsayan Tebriz Merkezli Türk Düşünce Sistemi’ başlıklı araştırmasında bu konu geniş ele alınmıştır. Yazarın araştırmalarının sonuçları gösterilen rakamları doğru bulmaktadır.
[48] Bilgi için, 10 Aralık 2014 tarihinde bu linkten alınmıştır: http://www.panahandegan.com/index.php?option=com_content&view=article&id=68:1389-09-28-08-34-47&catid=22:1389-04-16-20-58-29&Itemid=34
[49] www.bultannews.com , ‘hadaf-e Jors az khanesh-e drugin Amar-e Mohaceran-e Iranıyan ’, 14.12.2014, tarihinde bu linkten alınmıştır, http://www.bultannews.com/fa/news
[50] Bu konuyu Sayın bakanımız Sadi Somuncuoğlu’nun tavsiyesi üzerine ayrıca bir araştırma olarak çalışmışız. Yakın zamanda Türkiye’de “Kürt Topluluklarının Kökeni ve Mahabat Cumhuriyeti’nin Gerçeği” adlıyla kitap olarak basılacaktır.
[51] 11.08.2015 tarihinde bu linkten elde edilmiştir:
http://duzgun.ir
[52] 11.08.2015 tarihinde bu linkten elde edilmiştir:
http://amirchehrehgosha.blogfa.com/post-34.aspx
[53] Bu bilgiler 10.08.2015 tarihinde bu linklerden elde edilmiştir:
http://hibod.blogfa.com/post-21.aspx
http://www.presstv.com/DetailFa/2015/02/23/398863/PakistanAfghanistan
https://fa.wikipedia.org/wiki
http://www.bbc.com/persian/afghanistan/2013/11/131120_k05_afghan_refugee_in_iran
http://www.radiozamaneh.com/156857
http://heavenman.blogfa.com/
[54] Meltem Vural, “Şu Dağın Ardı İran” İstanbul, 2012.
[55] Ghahti-e Bozorg’ S. 62.
[56] Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “Türkiye’nin açlık ve Kıtlık Tarihçesine Bakış” , 10 Aralık 2014 tarihinde bu linkten elde edilmiştir. www.hurriyet.com.tr/yazarlar/18594623.asp

Yorumlar