Քրիստինե Ասատրյան. «Հասկացել եմ, որ լեգիտիմ կառավարության մաս լինելը խնդիր չէ»

Portekiz’in Yahudi açılımı ve Türkiye Yahudilerini Portekiz’e kim gönderiyor!

PAŞİNYANIN BİZƏ QARŞI ARTAN TƏXRİBATLARINA NƏ ZAMAN CAVAB VERİLƏCƏK?

İran’la İsrail mi Anlaştı ?

Genetik hafıza, mirasın kaybı ve gelecek örneği: Özbekistan

Gündem 9 Eylül 2016
576

Siyaset Bilimi, sosyoloji ve tarih bilimi gibi sosyal bilimler sahasında kalan disiplinlerin Fen Bilimleri gibi laboratuvarlarda denenen ve hızla sonuç alınabilen deney ve gözlem imkânlarının olmadığı öteden beri söylenegelen bir gerçektir. Özellikle, tarih ve sosyoloji, Braudel`in ifadesiyle “bir kumaşın iki yüzü gibi” birbirine bağlıdır. Gerçekten de bir toplum, halk veya milletin tarihî serencamına bakıldığında, diğerleri için de çoğu zaman oradan çıkartılabilecek dersler ve çıkarsamalar (istidlal) olabilir. Ancak bu çıkarsamalar, çok uzun yıllar gerektirir. Ayrıca, gözlemlere dayanmayı ve ondan çıkartılabilecek sebep-sonuç ilişkilerini sahih bir şekilde ortaya koymayı gerektirir.

Bir başka toplumun başından geçenlerin, diğer toplumların başından da farklı varyantlarla, benzerliklerle geçmesi ve benzer sonuçları doğurması mutlak olmasa da muhtemeldir. Hâlbuki milletlerarası ilişkiler, milletlerarası hukuk ve tarihin ibret alınacak, ders çıkarılması gereken tarafları çoğu kez ders çıkarılmadan geçiştirilir. Çünkü, iyi yapılanmış devletlerin veya milletlerin hafızası, insanların ömürleriyle sınırlı olan hafızalarından daha güçlü, uzun ve köklüdür. Maalesef, İslam coğrafyasındaki halkların zayıf olan/zayıflatılan hafızalarında, yanı başlarında olup biten olaylar ve benzer durumlar anlaşılamadan, anlaşılmaya çalışılmadan, hatta bazen haberdar bile olunmadan geçip gitmekte ve tarih acı şekilde ibret alınamadan “tekerrüre” devam edegelmektedir. İstanbul, Bağdat, Şam, Halep, Semerkant, Buhara, Kurtuba, Saraybosna, Kabil, Kaşgar, Grozni, Bahçesaray veya diğer bir kültür başkenti… Birbirinden ibret alamadan ortak kaderleri yaşayan ve yaşamaya devam eden coğrafyanın tarihle öğretecekleri ve tarihten öğrenecekleri hala var. Yeter ki gözleyen/gözlemleyen gözlerle bilim ve yürek ışığında olaylara bakabilelim. Geçtiğimiz günlerde Özbekistan’ı 27 yıldır demir yumruk altında ezen İslam Kerimov öldü ve ardından çokça yazılıp çizildi. Bir örnek vaka olarak Özbekistan’da yakın tarihte olup bitenlerin nasıl anlaşılması gerektiği; kendi toplumumuz açısından çıkartabilecek benzerlikler ve derslerin neler olduğu; bu ülkede olup bitenlerden bir ilke, anlam ve duruş olarak hangi dersleri çıkarmamız gerektiği üzerinde durmak gerekir. Aksi halde, Kerimov`un ölümü herhangi bir insanın ölümü kadar değerli olabilir. Onun tek başına bir insan olarak neyi temsil ettiği veya nasıl bir sistemin parçası olduğu da çözülmesi gereken diğer hususlar arasında.

Özbekistan’la ilgili daha önceki yazılarımda Özbek halkının bütün Orta Asya üzerindeki medeniyet ve kültürel unsurların bânisi ve taşıyıcısı olduğunu özellikle vurgulamıştım. Özbekler, Timurlular döneminde Pekin`den İzmir’e kadar tarihin en geniş siyasi-coğrafi alanını hâkimiyet alanlarına katmış ve kuzeydeki Altınordu İmparatorluğu’nun sınırlarını yani Moskova`ya açılan topraklara kadar ulaşmışlardı. Ama bu askeri başarının ötesinde, Özbekleri önemli kılan değerli başkaca özellikleri vardı. Bütün Asya steplerinde nerede bir camii, külliye, kervansaray, kütüphane, hamam, rasathane varsa bunların Özbekler ve onların yakınındaki kardeş halklar tarafından inşa ve imar edildiğini bilmek gerekir. Bölgenin o dönemlerdeki en büyük hadis âlimlerinin, tüccarların, bilim adamları/insanlarının, sanatkârlarının kaynak şehirleri olarak Namangan, Semerkant, Buhara, Taşkent şehirleriyle dünya bilim tarihinin ilgi odağına yerleşen tarihi merkezler olmuşlardı.

Çok sonraları İslam coğrafyasının Batı ucunun duraklayıp gerilediği dönemlerde, doğu ucundaki bu bölge de duraklama ve gerileme dönemine girmişti. Yine de Endülüs, Bağdat, Semerkant, İstanbul, Kahire, Bahçesaray, Kazan gibi bilim, kültür ve sanatın üretildiği kaynak coğrafyanın insanları, diğerlerine göre ‘oyun kurucu’ ve ‘hakim kavim’ psikolojisini yüzyıllar sonrasında bile genetik hafızalarında geleceğe taşıyabiliyorlardı. Tevarüs edilen değerler bir gecede unutulmayarak nesilden nesile millet ruhunun bir parçası olarak kültür kanalıyla farkında olalım veya olmayalım aktarılabiliyor.

Özbekler açısından, artık 19. yüzyıla gelindiğinde ihtişamlı günler çok uzaklarda kalmıştı. Dünyanın batı yakasında kendi değerlerine uygun şekilde geliştirilen teoriler bugün de olduğu gibi Doğu yakasında yeterince işletilemiyordu. Eksik gedik de olsa asırlardır süregelen yerleşik yapı ve miras, Çarlık Rusya’sı döneminde Rus modernizmi eliyle aşağılanarak Sovyet döneminde ise daha da saldırganlaşılarak yok edildi. Orta Asya hızla işgal edilirken teknik açıdan gelişememiş olan milletler sadece teknik üstünlük karşısında mağlubiyeti değil, kültürel asimilasyonun da ilk örneklerine bazen ikna bazen de zorbalıkla maruz kalmaya başlamışlardı. Sahip olduklarınızı herhangi bir sebeple bir kez yitirdiğinizde bunun tekrar kazanılması için çok daha ağır bedeller ödemek gerekebilir; bazen de asla geri alamayabilirsiniz. Vatanınız, inançlarınız, değerleriniz veya insan hak ve özgürlükleri bunlardan ilk akla gelenleri… İnsana doğuştan gelen; Allah vergisi olan ve insanı anlamlı kılan değerler, bir kez elinizden çıktığında yeniden elde edilmesi imkânsızlaşabilir veya daha ağır bedeller gerektirebilir. Özbek halkı da, Çarlık döneminden itibaren yitirdiklerini bir daha geri almayı gerçek anlamda başaramadı. Çünkü, kendi ülkesinde, kendisiyle aynı adları taşıyan, ama zihnen yabancı kişiler tarafından ağır baskılar altında yöneltildi.

Diğer yazılarımda uzun uzadıya anlatmaya çalıştığım insan hakları ihlalleriyle, asil ve fedakâr Özbek halkı kendi bölgesinde tecride, sefalete ve baskıya maruz bırakıldı. Bu tablo, insan hakları ihlalleri görmezlikten gelinerek; muhalif dini ve milli duruşu olan bütün düşünür, yazar, kanaat önderi, dernek ve partiler susturularak; ülke bir açık hava hapishanesine çevrilerek; içerideki mutlu azınlık ve dış icazetle Kerimov tarafından oluşturulmuştu. Bütün bu hukuksuzluklar dış dünya tarafından kasten duyulmamış; Uluslararası Af Örgütü raporlarında her zaman kısaca değinilmişti. 2005 Andican olayları ise yüzlerce insanın sokak ortasında öldürülmesi; binlerce insanın bu bahane ile hapishanelere doldurulmasıyla sonuçlanmıştı. Hâlbuki, insan hak ve özgürlükleri ideolojik maksatla kullanılmadıkça her din, dil, ırk ve kültür bakımından üzerinde ulaşılabilecek bir değer oluşturur. Bu anlamda, insan hakları konusu ideolojik olmamak ve iyi niyetli olmak kaydıyla herkesin üzerinde bir şekilde asgari müşterekleri yakalayabileceği konulardandır. Böyle bir konuda bile, özellikle milli ve dini hassasiyetler taşıyan Özbekistan muhalefeti, dünyanın gözü önünde 25 yıl içinde yok edilmiş ve serbest seçimler yerine tiyatral seçimlerle mevcut iktidar sürdürülmüştü.

Kerimov ve yakın çevresi bu gücünü kendisinden değil, kesinlikle küresel güçlerin icazetinden almaktadır. Bu güçlerin çifte standartlarına takılmadan, ciddi politikalarla ve halk desteğiyle ilerleyerek güçlü ve planlı devlet yapıları kurulması çıkarılabilecek en önemli derstir.

Çıkarılacak başkaca dersler de vardır: Hak ve özgürlükler konusunda samimi olunmalı ve herkes için istenmelidir. Bu hakların kaybedilmesinden sonra geri alınması imkânı olmayabileceğinin farkında olunmalıdır.

Bir milletin tarihteki ihtişamlı dönemleri, gerekli gayret ve mücadele olmazsa ebediyen sürecek bir durum değildir. Tacikistan’ın, Kazakistan’ın veya Kırgızistan’ın veya bütün İslam coğrafyasının kaderi birbirinden farklı değildir ve birisi için ortaya konulan ortak çözümler diğerleri için de çoğu kez anlamlıdır. Çünkü ortak geçmiş ve maruz kalınan problemler çoğu kez birbiriyle örtüşmektedir…Prof Dr Yücel Oğurlu

Yorumlar