İsrail’in eski bakanı İran ajanı suçuyla yakalandı

Çin’in Türkiye, ABD’nin Rusya sevdası

Քրիստինե Ասատրյան. «Հասկացել եմ, որ լեգիտիմ կառավարության մաս լինելը խնդիր չէ»

Portekiz’in Yahudi açılımı ve Türkiye Yahudilerini Portekiz’e kim gönderiyor!

DÜNYA GÜVENLİĞİ VE ABD DIŞ POLİTİKASININ YÖNELİŞLERİ

Gündem 14 Mayıs 2018
49


ABD’nin Obama Hükümeti sonrasında yönettiği dış politika görüntü itibariyle temel diskurlarından uzaklaşmış ve saldırgan hatta kararsız hal almış durumda. Gerçekten görüntü ve söylemler mi saldırganlaştı yoksa bu dış politika anlayışı her zaman ABD’nin kodlarında var mıydı?
ABD özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan itibaren dünya güvenliğini sağlayacak tek aktör olma misyonuyla hareket etmiş, sınırları dışında meydana gelen ve barışın korunması, sürdürülebilmesi bağlamında tehdit olarak düşünülen her vakaya direkt müdahil olmayı görev bilmişti. ABD’nin kendi kendine giydiği libasın sorumlusu aslında tek başına ABD değil. Beraberinde diğer dünya ülkelerinin bunu kabul etmesidir. ABD’nin kendine yeterli olduğu ve Soğuk Savaş dönemi olarak bilinen süreçte dahi aslında dünya güvenliğine dair ir istikrar sağlayamamıştır. Güç parametresine dayalı olarak istikrarın sağlanabileceği anlayışı bu durumda açıklanamaz bir hal almıştır. Ancak ABD bütün buna rağmen hegemon bir güç olarak bugün dahi dünya güvenliğine onu korumak ve düzeni sağlamak adına etki etmektedir. Bu etki, güvenliği sağlamaya yönelik bir etki midir ve soğuk savaş döneminden farklı mıdır? sorusu ise çözümsüz bir noktada ve görece bir anlam kazanmaktadır.
Ekonomi, finans ve üretim gibi üç noktada kazanılan ve kaybedilen hegemonya tanımı ile salt askeri güç ile elde edilen hegemonya tanımı göz önünde bulundurulduğunda ABD’nin bugün hangi parametreyi ne kadar sağladığı sorusu ciddi bir sorunsala dönüşecek durumdadır. Dolayısıyla bugün 1970’lerin realist-teorik perspektifinin etkisi ile şekillenen ABD dış politikası Kuzey Kore, İsrail ve İran üzerinden analize tabi tutulduğunda temel diskurların değişmeden devam ettiği görüntüsüne bürünür.
ABD’nin bugün dünya güvenliğini korumaya yönelik davranışı rasyonel devlet anlayışı ile hareket ettiği algısından yola çıkılacak olsa dahi çıkarları doğrultusunda politika üretmekten çok daha öteye yol almış durumda. Kendi coğrafyasında meydana gelen bir tehdit algısı ile hareket etmekten uzak ve daha çok sınırdaş olmadığı coğrafyaları şekillendirmeye yönelik bir dış politika bu. Elbette Cox’un teorik perspektifinden bakıldığında haklı olarak şu kanıya varılır: ABD’nin bu hegemon davranışı sadece askeri güç odaklı değildir.
Kuruluşunda önder olduğu birçok uluslar arası örgütün varlığı ve bu örgütlere katılım sağlamanın önemli bir güvenlik şemsiyesi altında olma anlayışının sonucudur. Diğer devletlerin bu parametre etrafında politika üretmeleri ABD’nin hegemon anlayışına boyun eğen bir duruşu ortaya koymuştur. Bu bağlamda ABD’nin hegemonyası legalleştirilmiştir.
​Bugün ABD’nin Kudüs’e taşıdığı İsrail Büyükelçiliği sembolik bir davranış olsa da ABD’nin müttefikleri tarafından dahi kabul görmemektedir. Bahsedilen uluslar arası kuruluşların üyesi olmaları ABD müttefiklerinin kararlarını etkileyecek bir durum gibi görünmemektedir. Avrupa Birliği ülkelerinin çoğunun ortak güvenlik şemsiyesi olan NATO üyesi olmaları da İran nükleer anlaşmasından tek taraflı çekilen ABD’nin yanında yer almalarına gerekçe olmamıştır. Diğer yandan İran’ı nükleer konusunda yaklaşık otuz beş yıldır ambargolarla çevreleyen ABD, Kuzey Kore’ye yönelik söylemlerinde hiç beklenmeyen değişimler de sergilemiştir.
​Sonuç itibariyle ABD için dünya güvenliği algısı gerçekte kendi güvenliği ve çıkarlarının ne kadar önündedir, tartışmaya çok açık; ancak görece bir konudur. Hegemon varlığı kabul edilirse ABD’nin güvende olması dünya güvenliğine sirayet edecek bir durum mudur yoksa epifenomen olan güvenlik kavramı dünya siyaseti kapsamında yansız, kendinden menkul bir zeminde midir? İsrail, İran ve Kuzey Kore siyasetinin sonuçları, muhtemel soruya cevap verecek tek parametre gibi ele alınırsa öngörülen o ki bahsi geçen bölgelerde ABD’nin bugünkü politikası toplumsal bir kaosa, barışın bozulmasına ve hatta tesisinin bir daha inşa edilememesine neden olacaktır. ABD’nin ülkesel çıkarı ise dünya genelinde bozulmuş bir barışın etkisinden payını alacaktır. Dolayısıyla sadece tek bir dünya olduğu ve toplumsal bir mutabakatla varılan gerçeklerin birden fazla oluşu düşünüldüğünde ABD’nin doğrusu ile diğer toplumların gerçeği çatışacak bir noktaya gelecektir. Bu durumda bu toplumların yönelişleri çatışma düzleminde olacak Ropopolt’un ulusların neden savaştığı ve savaş felsefesinin toplumların savaşa eğilimleri üzerindeki türevsel etkisinin konu edildiği teorik tartışmasına etkili ve incelenmeye değer bir örnek olacaktır.

Zeynep Deniz ALTINSOY / KAFKASSAM Uzmanı

Yorumlar