İngiltere’nin Gazprom kararının perde arkası!

Հայաստանի տնտեսական ակտիվության ցուցանիշը հունվար-մայիսին աճել է 8.6 տոկոսով

İsrail-İran kəşfiyyat müharibəsinin yeni cəbhəsi-Afrika…

Olası ABD – İran çatışmasında Türkiye’nin izleyeceği strateji ne olur?

AVRUPA GÜVENLİĞİ ve TÜRKİYENİN ROLÜ

Gündem, Türkiye 20 Mart 2018
85


Kenn BOOTH’a göre dünyanın güvenlik anlayışı soğuk savaş döneminde temel parametrelerini devleti merkeze alarak şekillendirmiştir. Bu merkezde erkek hakimiyetinin var olduğu realist felsefenin ışığında gelişmiş olan güvenlik anlayışı batı ülkelerinin dünya görüşü çerçevesinde gelişmiştir. Oysa güvenlik bireyden başlayarak topluma ve toplumun her kesimine uzanan ayrıca toplumun içinde her aşamayı kapsayan bir olgudur.
1990’lı yıllarda Yugoslavya’nın yıkılması sonrasında baş gösteren Bosna savaşı Avrupa’nın kendi başına güvenliğini sağlayamadığı ve NATO’ya muhtaç olduğu bir mahrumiyeti gözler önüne sermişti. Bireylerin güvenliğinin, toplumun güvenliğiyle eşit anlamda kullanılmaya gayret edildiği bu dönemde savaş boyunca yaşanan soykırım, toplu ve sistematik tecavüzler Avrupa’nın acziyetini ortaya koymuştu.
Avrupa’nın kendi sınırları içerisinde yaşanan ve ikinci dünya savaşı sonrası doğu blokunun yıkıldığı yeni dünya düzeninin kurulduğu bu dönemde değil bireysel güvenlik toplumsal güvenlik dahi ciddi bir risk altına girmişti. Başka bir açıdan bakıldığında ise savaş konvarsiyonu değişime uğramış ahlaki değerler gözardı edilerek savaşın; konvansiyonel silahlardan daha farklı bir silahla “Tecavüz” ile amacına ulaşmaya yönelik bir evreye doğru dönüştüğü görülmüştü.
Kendi sınırları içinde yaşanan farklı bir savaş yöntemini dahi çözüme ve barışa ulaştıramayan Avrupa dışardan gelebilecek saldırıları NATO eliyle nereye kadar ber taraf edeceği konusunda ayrıca bir sorun haline gelmiştir. Öyle ki Bosna savaşı sırasında BM’nin silahlı kuvvetleri yerine kullanılan NATO güçleri içindeki Hollandalı askerlerin Sırpların uyguladığı sistematik tecavüz olaylarına kayıtsız kalması Avrupa topluluğuna ait bir ülkenin diğer Avrupa ülkesinin vahşetine gözle görülür bir müdahalede bulunmayışı güvenlik açısından önemli bir ironiyi gözler önüne sermiştir. Susan BROWMILLER’e göre tecavüz mağlup tarafın erkeklerindeki iktidar ve mülk hayallerinin son kırıntılarını da yok etmeye yönelik en son hamle iken uluslararası hukuka göre mezhebin bozulması yoluyla toprak ve hakimiyet kazanmanın yolu olarak son yüzyılın savaş yöntemlerinden biri niteliğinde kabul görmüştür.
Son gelişmeler çerçevesinde Avrupa güvenliği bu seferde mülteci akınları nedeniyle görece risk altına girmiştir. Avrupa’nın ekonomik ve sosyal cazibesi nedeniyle Suriye savaşından kaçan Suriyeli sığınmacılar ulaştıkları ilk ülke olan Türkiye’den Avrupa’ya doğru akın etmeye başlamıştır.Her ne kadar dünyanın göç ile ilgili yaşadığı problemler Avrupa ülkelerinde baş göstermemiş gibi görünse de aslında Bosna savaşında yerinden edilmiş insanların varlığı da bilinmekte idi. Ancak bu yerinden edilme yine kıtanın kendi içinde ve balkanlar olarak bilinin güneydoğu bölgesinde sınırlı tutulmaya çalışılmıştır. Arap baharı olarak bilinen ve başlangıçta bölgesel bir etkileşim olarak ortaya çıkan siyasal ve toplumsal olayların bugün dünyanın genelini ilgilendiren bir mülteci bir sorunu doğuracağı öngörülememekteydi.
1951 yılında Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Sözleşme imzalanırken dahi özellikle Avrupa ülkelerinin sosyal refahı ve coğrafi bütünlüğü beraberinde de siyasal yapısını korumaya yönelik çabalar çerçevesinde hareket edilmişti. Bu nedenle de sözleşme coğrafi sınırlama ve tarihi sınırlamayı içeriyordu.
Avrupa müktesebatı uyum süreci içerisinde Türkiye’ye yüklenen sorumlulukta ise “Coğrafi Sınırlamayı” kaldırmaya yönelik bir yol haritası belirlenmiş ve bu yol haritasına uygun hale gelmesi Türkiye’ye vize serbestisi karşılığında diretilmiştir. Ayrıca Türkiye bu “Yol Haritası” bağlamında periferindeki ülkelere yönelik başlattığı vizesiz seyahat uygulamasının da kaldırılma şartıyla karşı karşıya kalmıştı. 2013 Aralığında imzalanan Geri Kabul Anlaşması kaçak yollarla kendi ülkesinden Avrupa ülkelerine geçerken Türkiye’yi kullanan her üçüncü ülke vatandaşına karşı sorumlu hale getirmiş ve bu kişilerin tespiti halinde Türkiye’ye geri gönderilmesini onaylamıştır. Hal böyle iken Türkiye’nin 1951 sözleşmesine koyduğu coğrafi çekince ise özellikle Suriye savaşı süresince yürürlükte ki varlığını bir nevi kaldırmıştır. Suriye’den toplu halde sınıra gelen insanlara mülteci statüsü vermese bile bu statünün çok daha üzerinde bir hak tanıma yaklaşımı ile geçici koruma sağlamıştır.
AB Konseyi çalışmaları sonucunda ilk defa Kosova savaşı sonunda ortaya çıkan ve literatüre giren “Geçici Koruma” toplu sığınmalar açısından hukuki anlamda değerli bir uygulama olsa da son altı yılın değerlendirilmesi yapıldığında sadece Türkiye’ye ağır sorumluluklar yükleyen bir uygulama niteliğini almıştır. Son zamanlarda gerilen Avrupa Birliği ilişkileri dahil Türkiye’yi bu sorumluluğu üzerinden atmaya yöneltmemiştir.
Türkiye bu bağlamda kazanım açısından çok avantajlı bir durumda olamamış sorumluluk insancıl hukuk bağlamında dahi AB ülkelerini ya da ABD gibi ülkeleri harekete sevk etmemiştir. Aksine Avrupa’nın tüm insancıl söylemlerine rağmen yakın dönemde uluslararası teröründe etkisiyle yükselen islamofobi olgusunun içinde masum Avrupalı Müslümanları da dahil etmekte bir sakınca görmemiştir. 11 Eylül sonrası ABD’nin güvenlik algılarında ki ciddi kırılma ve değişim bir nevi AB’de de Suriye savaşı sonrası yaşanmıştır. Fakat yine de bu saldırılardan en çok etkilenen ülke yine Türkiye olmuştur.

SONUÇ
Avrupa ve ABD gibi ülkelerin mülteci sorunundan daha önemli bir hal alan bir başka mesele ise ekonomik anlamda hızla büyüyen Asya-Pasifik ülkeleri olmuştur.
Çin’in önemli oranda üretimi, Hindistan’ın hizmet sektörüne dev bir balina gibi dalması şimdilik batılı ülkeler için angarya olarak görülen sektörlerde tekelleşmelerine sebep olacaktır. Nitekim bugün bakıldığında durum tam da böyledir.
Dünyanın birçok yerinde meydana gelen çatışmaların sonuçları bugün sadece çatışma alanlarının periferindeki ülkeleri değil tüm ülkeleri etkilemektedir. Bugün çatışmaların ortaya çıkışında kullanılan argümanlar içinde bulunduğumuz yüzyılın yükselen değeri olan milliyetçilik başta olmak üzere ülkesel ve toplumsal çıkarları içermektedir. Ekonomik kazanç yada hizmet sektörü kazanımları açısından bugün dünyada en ön sıralarda bulunan ülkelerin toplumsal yapılarına bakıldığında etnik bir çoğulculuktan bahsetmek doğru olacaktır. Bu nedenle görülmektedir ki güvenlik sadece toplumu kapsamaktan ziyade bireyden başlayan bir değerdir. Bireyin güvenliği topluma yayılır, toplumun güvenliği ise bireyi kapsar. Buradan yola çıkarak çatışma alanlarından kaçan sosyal, siyasal ve ekonomik olarak refah içerisinde olan ülkelere sığınan insanlar başta Suriyeliler olmak üzere ulaştıkları ülkelerde topluma entegre oluncaya kadar o ülkelerde karşılaştıkları sorunlara sorun çıkararak tepki vereceklerdir. Bu sorun bir kabullenilmeyişin sonucu ortaya çıkacaktır. Netice itibariyle bu güvensizlik ve kabul edilmeyiş topluma yayılmakta zorluk çekmeyecektir. Nitekim bugün Avrupa’da meydana gelen doğu kökenli terör saldırıları bunun bir göstergesidir. Ancak bu demek değildir ki her sığınmacı uyumsuzluk ve saldırganlık göstermeye meyillidir. Sonuç itibariyle büyük çoğunluğu mağripli göçmenlerden oluşan Fransa, Belçika, Hollanda gibi birlik üyeleri yukarıda bahsedilen anlayışla sığınmacı ve mültecilere karşı olumsuz bir vizyon geliştirdiği müddetçe kendi toplumsal yapısında önemli bir çatlamaya sebebiyet verecektir. Bu durumda ne AB’nin ekonomik zenginliğinin nede gelişmiş endüstrisinin bir anlamı kalacaktır. Aynı durum, ABD içinde son seçimlerle beraber ırkçı söylemlerin ve toplumsal ırkçı hareketlerin birbirinin ardı kesilmeden cereyan etmesi yönünden değerlendirildiğinde kaçınılmaz bir hal alacaktır. Türkiye için bakıldığında tablo çokta farklı değildir. Yaşanan Suriye savaşı neticesinde sığınan kitlelerin tüm yükümlülüğü tek başına omuzlama gibi yanlış bir politika sürdüren Türkiye bunun sonuçlarını ekonomik çöküntü, toplumsal yapının bozulması gibi sorunlarla karşı karşıya kalacaktır. Bu sorunların bir kısmı ilk sığınmalarla da baş göstermiştir. Bütün bu özveriye rağmen AB ilişkilerinde de bir düzelme yada üyelik konusunda bir gelişme yaşanmış değildir. Bu şartlarda Türkiye herhangi bir kazanım elde etmekten ziyade önemli ölçüde güvenlik tehdidiyle karşı karşıya kalmıştır.
Z.DENİZ ALTINSOY KAFKASSAM UZMANI
KAYNAKÇA
ALTINSOY, Zeynep Deniz, Yabancılar Hukuku Çerçevesinde Uluslararası Koruma, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Mersin, 2015.
BAYLİS, John, “Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 5, Sayı 18, Yaz, 2008.
BOOTH, Ken, Dünya Güvenliği Kuramı, çev: Çağdaş ÜNGÖR, Küre Yayınları, İstanbul, 2012.
ÇAKMAK, Haydar, Avrupa Güvenliği, Barış Kitap, Ankara, 2007.
GÜRKAYNAK, Muharrem, Avrupa da Savunma ve Güvenlik, Asil Yayın, Ankara, 2004.
MÜNKLER, Herfried, Yeni Savaşlar, çev: Zehra Aksu YILMAZER, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010.
ORAN, Baskın, Siyasi Tarih 1918-1914, İmge Kitabevi, 26. Baskı, Ankara, 2016.
SÖNMEZOĞLU, Faruk, Türk Dış Politikası, Der Yayınları, İstanbul, 2006.
VASQUES, John, Savaş Bulmacası Yeniden, çev: Haluk ÖZDEMİR, Uluslararası İlişkiler Kütüphanesi, İstanbul, 2015.
WALTZ, Kenneth, İnsan Devlet ve Savaş Teorik Bir Analiz, çev: Enver BOZKURT, Selim KANAT, Serhan YALÇINER, Asil Yayın, Ankara, 2009.
YAVUZ, Burcu, Kitap İncelemesi Ken BOOTH (Der) Critical Security Studiesand World Polities, Uluslararası İlişkiler Dergisi,.
Akademik Bakış, Uluslararası Hakemli, Sosyal Bilimler E-Dergisi, Sayı 17, http://www.akademikbakis.org

1

Yorumlar