CIA yeni direktörü Rusya’da “gazetecilik” adı altında casusluk mu yaptı?

İran’da TÜRK varlığının devlet statüsüne taşıma aktiviteleri

DONALD TRAMPIN QARABAĞLA BAĞLI PLANIMI VAR?

İtalya’da Masonlar Amerika’da Trump dertli!

ABD-Latin Amerika İlişkisinin Tarihsel Boyutu ve Son Dönem Brezilya Siyasetinde Yaşananlar

Gündem 3 Mayıs 2016
767

ABD-Latin Amerika İlişkisinin Tarihsel Boyutu ve Son Dönem Brezilya Siyasetinde Yaşananlar
emrahkaya1
Latin Amerika, Amerika kıtasının 1492 yılında keşfedilmesinden sonra bilinen dünyanın işgaline uğrayan bir bölgedir. Yer altı ve yerüstü kaynakları ile bölgeyi keşfeden insanların dikkatini üzerinde toplayan Latin Amerika, keşfinden itibaren yaklaşık 300 yıllık bir sömürülme dönemi yaşamıştır. Kıta üzerinde bulunan milyonlarca yerli, Avrupalı sömürgeciler tarafından sistematik olarak katledilmiş ve bölge tabiri caizse bir kan deryasına dönmüştür. 300 yıllık sömürge olma döneminden sonra Avrupa’daki çekişmelerden faydalanmak isteyen Latin Amerika’daki beyazlar ve melezlerin Avrupa egemenliğinden kurtulma istekleri bağımsızlık savaşının başlamasını da etkili olmuştur. Bölge ülkeleri 1800’lü yılların ilk dönemlerinde Simon Bolivar önderliğinde İspanyollara karşı savaşarak bağımsızlıklarını kazanırken Brezilya’da ise I. Pedro, babası Portekiz Kralı VI. Joao’ya karşı bağımsızlığını ilan etmiştir.

Ancak bölgede yaşanan bu gelişme tam manasıyla bağımsız oldukları anlamına gelmemektedir. Çünkü ülkeler siyasi karar alma noktasında bağımsız olsalar bile ekonomik olarak Avrupa’ya ve Amerika’ya bağımlı haldeydi. Ayrıca yeni kurulan bu ülkelerin iç siyasetlerinde yaşanan çatışmalar bölgedeki istikrarsızlığı körüklerken ekonomik olarak da güçlenmelerini engellemiştir. Bölge ülkelerinin kötü ekonomiye sahip olmaları başta İngiliz ve Amerikalı tüccarların işine yaramıştır. Özellikle sanayi devriminin yaşanmasıyla beraber seri ve ucuz mal üreten ülkeler, Latin Amerika’ya bu ürünleri satarak bölgenin zenginliklerinden faydalanmaktaydı. Ayrıca eşitsiz mübadeleden dolayı tüccarlar bölgenin gelişmesi için gerekli olan sermayeyi ve hammaddeyi kendi ülkelerine aktarmaktaydı.

Latin Amerika’nın 1800’lü yılların ilk çeyreğinde bağımsızlıklarını kazanmalarına rağmen Avrupalı güçlerin müdahalesine maruz kalmasının yanı sıra ABD’nin bölge üzerinde uzun vadeli planları bu ülkeyi 1823 yılında Monroe Doktrini’ni yayınlamaya zorlamıştır. Doktrin, Avrupalı ülkelere bölgeden uzak durması konusunda bir uyarı niteliği taşımaktaydı. Bu noktada Latin Amerika ülkeleri Avrupa’nın nüfuzundan kurtulacaklarını düşünürken Pan-Amerika politikaların etkisine maruz kalarak ABD’nin ekonomik ve siyasi nüfuzu altına girmeye başlamıştır. Böylelikle Latin Amerika’nın ABD’nin arka bahçesi olması konusunda adımları atıldı.

ABD’nin bölgede izlemiş olduğu politikalar bir süre sonra ters tepmeye başlamıştır. Özellikle bölgede milliyetçi ve devrimcilerin ortaya çıkması hem ABD yanlısı politika izleyen iktidarlara hem de ABD’ye karşı bir mücadelenin oluşmasında etkili olmuştur. ABD bu gruplara karşı çeşitli önlemler almaya çalışırken Soğuk Savaş döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) komünizmi yaymak istemesini bir tehdit olarak görerek Latin Amerika ülkelerindeki sol liderlere karşı çeşitli operasyonlar yapmıştır. Bu operasyonların temel hedefi sadece sol iktidarlar/partiler/gruplar değildi. Aynı zamanda ABD’nin bölgede izlediği politikalara karşı çıkan siyasi gruplara da müdahale edilmekteydi.

ABD’nin SSCB tehdidini bahane ederek ülkelerin içişlerine karışması sadece bu bölge ile sınırlı değildi. ABD, Avrupa’dan Japonya’ya kadar bütün müttefiklerinin siyasi ve ekonomik kararlarını etkileyebilmekte ve istediği zaman istediği müdahaleleri yapabilmekteydi. Ne yazık ki Soğuk Savaş döneminde Türkiye Cumhuriyeti de bu müdahalelerden nasibini almıştır. Örnek olarak Stalin’in Türkiye’den toprak talep etmesi ve boğazlar konusundaki istekleri Türkiye’yi ABD’ye yakınlaştırmıştır. Çeşitli süreçlerde ABD merkezli politikalar izlense de asıl dizayn 1980 darbesiyle yaşanmıştır. Özellikle 24 Ocak kararları darbeci askerler tarafından teminat altına alınması Türkiye’nin ABD merkezli kapitalistleşmeye mahkum etmiştir. ABD, dünyanın birçok ülkesinde çeşitli siyaseti ve ekonomiyi dizayn ederken bu operasyonların en çok yaşandığı bölge Latin Amerika’dır. Darbe yapan bir komutan darbeci başka bir komutan tarafından yönetimden indirilmekteydi.

1990 yılına gelindiğinde SSCB’nin çökmesiyle beraber ABD’nin müttefiklerinin ekonomisine ve siyasetine karşıma bahanesi kalmamıştı. İlk başlarda zafer sarhoşu olan ABD bu durumun farkına varamamıştı. Ancak moderniteden küreselleşmeye geçilmesiyle beraber Avrupalı, Japon, Çinli, Rus ve gelişmekte olan ülkelerin şirketleri rekabet piyasasından faydalanarak attıkları adımlar ABD’li şirketlerin çıkarlarına zarar vermeye başladı. Örnek olarak Türkiye’nin açtığı bir hava savunma sistemi ihalesinin Çinli firma tarafından kazanılması buradaki en önemli ve güncel örneklerden biridir.

Yaşanan bu gelişmeler karşısında çıkarlarını korumak isteyen ABD, kendisine karşı siyaset izleyen ülke yönetimlerini tekrardan şekillendirebilmek için yeni politikalar üretmek zorunda kaldı. Bu noktada bilişim dünyasının gelişmesiyle beraber ortaya çıkan siber saldırılar nedeniyle ülkelerin güvenlik sorunlarına yeni bir boyut daha eklenmiş oldu. Bu noktada nedense ABD karşıtı, ABD’nin çıkarları doğrultusunda karar almayan veya uluslararası ekonomi ve siyasette ABD’ye karşı rekabet eden ülkelerin siyasi karar alıcıları hakkında çeşitli bilgiler sızmış ve farklı iddialar ortaya atılmaya başlanmıştır. Ortaya atılan iddiaların önemli bir kısmının yolsuzluklar hakkın olması ve ülke vatandaşlarının yöneticilerini istifaya zorlaması akıllara çeşitli soru işaretleri getirmektedir. Örnek olarak en son ortalığa saçılan Panama Belgeleri/Kağıtları (Panama Papers) 50 ülkeden 140 siyasetçinin para aklama ve vergi kaçırma gibi çeşitli yollara başvurduklarını ortaya çıkarmıştır. Bu noktada Rusya’dan Çin’e, İngiltere’den İrlanda’ya, Ukrayna’dan Suudi Arabistan’a kadar birçok ülkenin siyasi karar alıcıları köşeye sıkıştırılmaya çalışılmıştır. Özellikle Yeni Soğuk Savaş döneminde Putin’in yakın çevresi hakkında Panama Belgelerinde ortaya atılan iddialar göstermektedir ki ABD geçmişte olduğu gibi sadece kendi müttefiklerini değil ayrıca rakip ülkelerin siyasetini de etkileme çalıştığı anlaşılmaktadır.

Sızan belgelerin ABD kaynaklı olmadığı iddia edilebilir lakin böyle bir dönemde ortaya saçılan belgelerin ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiği anlaşılmaktadır. Belgelerin kaynağının tam olarak bilinmemesine rağmen Wikileaks (@wikileaks) hesabından atılan bir tweete göre belgeler ABD kurumları ve Soros tarafından hazırlanmış. Bu noktada Türkiye’ye bakacak olursak bilindiği gibi ABD ile Ak Parti yönetimindeki Türkiye’nin ilişkileri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en sonraki ABD ziyaretine kadar kötü olduğu bilinmekteydi. ABD-AKP ilişkilerin gergin olduğu dönemde ABD’nin FBI ile yakın ilişkileri olduğu bilinen Gülen Cemaati üzerinden Türk siyasetine etkide bulunabilmek için 17-25 Aralık operasyonunu düzenlediği ve bu süreçte bazı ses kayıtlarıyla bunu sağlamaya çalıştığı iddiaları ortaya atılmıştı.

Günümüzde Brezilya’da yaşanan gelişmeler buna benzer özellikler taşıdığı söylenebilir. Bu ülkede bir önceki Devlet Başkanı Lula da Silva ile günümüzdeki Devlet Başkanı Dilma Rousseff hakkında yolsuzluk davaları açılmıştır. Rousseff’e yöneltilen suçlamalar 2003-2010 yılları arasında başkanlığını yaptığı Petrobras ihalelerine fesat karıştırdığı, yaklaşık 800 milyon dolar yolsuzluk yaptığı ve rüşvet aldığına dairdir. Yaşanan gelişmeler ülkede soruşturma açılmasını bir düelloya dönüştürmüştür. Örnek olarak Rousseff’in görevden alınması için çalışan Sosyal Demokrat Partisi üyesi senatör Aecio Neves hakkında soruşturma açılması talebinde bulunulmuştur. Bu süreçte iki kişiye çeşitli cezalar verilmiş ve eski başkan Lula, gözaltına alınmıştır. Devlet başkanı Rousseff’in yargılanması için Ulusal Kongre’nin alt kanadı onay verirken nihai karar üst kanat Senato karar verecektir. Eğer yargılama kararı çıkarsa Rousseff’un yetkileri 180 günlüğüne Başkan yardımcısı Michel Temer’e devredilecektir. Buradaki en önemli ayrıntılardan biri ise Rousseff’in daha önceden Temer’i darbe girişiminde bulunmakla eleştirmiş olmasıdır. Rousseff, yaşanan bu gelişmeler karşısında sonuna kadar mücadele edeceğini, bir adaletsizlikle karşı karşıya olduğu ve vicdanının rahat olduğunu dile getirmiştir. Ancak bu noktada dikkati çeken iki ayrıntı vardır. İlk olarak İşçi Partisi yöneticilerinin gittikçe zenginleştiği gerçeği ikinci olarak ise Brezilya’da halkın büyük bir kısmının ülke içinde yaşanan yolsuzluklara İşçi Partisi’nin bulaştığına inanmalarıdır. Bu ayrıntılar karşısında ise yolsuzlukların Brezilya’nın her kesiminde hakim olduğu, sağ partilerin yolsuzluklara daha çok bulaştığı ve Rousseff’in yolsuzluklara bulaşmadığı iddiaları ile cevap verilmeye çalışılmaktadır. Bu durumu bir darbe olarak gören bazı siyasilerin yanı sıra Brezilya halkı Türkiye’deki Gezi Eylemlerine denk gelen bir tarihte sokağa dökülmüş ve siyasi iktidar üzerinde baskı kurmaya çalışmıştı.

Lula ve Rousseff’un İşçi Partisi üyesi olması yani sol ideolojiden gelmeleri ve uluslararası ilişkilerde izledikleri politikanın ABD çıkarlarına zarar vermesi bu iki isime karşı ABD’nin cephe almasına neden olmuştur. Ayrıca Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’den ziyade Rusya ve Çin ile yakınlaşan, ABD çıkarlarından önce kendi çıkarlarını düşünen, uluslararası sitemde ABD merkezli kuruluşlara karşı Rusya ve Çin ile beraber BRICS gibi alternatif kuruluşlar oluşturmaya çalışan Brezilya’nın siyasi karar alıcıları üzerinde baskı kurularak ve halkın yönetime karşı örgütlenmesini sağlayarak ABD çıkarlarına aykırı hareket eden iktidara karşı ABD çıkarlarını ve hegemonyasını savunan bir iktidar oluşturmak istemesi ihtimali Brezilya’da yaşanan sorunun arkasında bu ülkenin olma ihtimalini güçlendirmektedir. Bu arada bilindiği üzere Brezilya, Latin Amerika bölgesinin en büyük ülkesidir. Bölgede yeniden kurulması planlanan ABD nüfuzu için Brezilya’nın bu ülkenin yanında olması önemli bir gerekliliktir. Burada Küba’daki sosyalist yönetimi devirmek isteyen ABD’nin Küba ile diyalog adımları attığı son dönemlerde farklı yollarla bu ülkedeki siyasi yapıyı etkilemek istediği bilinmektedir. Örnek olarak ABD internet yoluyla Küba’da kendisine taraftar toplamaya çalışırken aynı zamanda Kübalıların sosyalist yönetime karşı örgütlenmeleri konusunda adım atığı ortaya çıkmıştır. Küba örneğinden de anlaşılacağı üzere ABD’nin tarih boyunca çeşitli ülkelerde açıkça yaptığı operasyonların yanı sıra gizli operasyonlara imza attığı bilinmektedir. Brezilya’da yaşanan bu gelişmeler siyasetin ABD tarafından dizayn edilmesi noktasında izlediği politikaların bir ürünü olabilir.

Brezilya siyasetinde bulunan birçok kişinin hakkında açılan soruşturmaların ülkenin gelişmesini durduracağı, Latin Amerika’da ve uluslararası politika da belli bir dönem bile olsa aktif rol oynayamayacağı ihtimalini doğurmaktadır. Bu durum hem Latin Amerika için hem de ABD’ye karşı yeni bir cephe oluşturmak isteyen Rusya ve Çin’in politikalarına zarar verebilir. Son olarak Brezilya üzerinde izlenilen bu politikanın yanı sıra Panama Belgeleri ülke siyasetlerinde istenilen etkiyi uyandırırsa ABD artık ülkeleri dizayn noktasında yeni bir silaha sahip olacağı kesindir.

Amerika Araştırmaları ve Terör Uzmanı Emrah Kaya/ Kafkassam
Facebook- Twitter: @emrhky0407

Yorumlar